Birinin fikrini etkilemek

Bu günlerde pek çok kişi Kanal İstanbul tartışmalarını izliyor. Politik ve teknik boyutları olan konuyu anlamaya, bilgi toplayıp yorum yapabilmeye çalışıyoruz. Peki herhangi bir karara, bizi ikna edecek unsurlar neler olabilir?

Bazen kendimizi, bir tartışma içinde buluruz. Konuştuğumuz kişilerin fikrini, değiştirme ihtiyacı hissedebiliriz.

Karşımızdaki kişi, bir konu hakkında sabit fikrini koruyorsa, bu onun inatçı veya sinir bozucu olduğu anlamına gelmez. Bu yaklaşım yerine, inanç sisteminde size inanmasını engelleyen bir şey olabileceğini düşünün.

Birinin fikrini değiştirebilmek için, nasıl düşündüğünü, neye inandığını ve kendi fikirlerinizi, en az dirençle, o kişinin inanç sistemine nasıl ekleyebileceğinizi anlamanız gerekir.

Politik yaklaşımdan tamamen uzak olarak, birinin bir konu hakkındaki fikrini değiştirmek için, yapmanız gerekenleri özetlemeye çalışacağım.

Etkili bir fikir bombası atın: Pek çok ikna önerisinin tersine davranarak, alıştırma yapmadan, konuya ilişkin argümanınızı doğrudan, açık ve kısa bir şekilde söyleyerek başlayın. Örneğin, “Bu reklam metni çok riskli”

Savunma hatlarının bir haritasını çizin: Birinin inançlarına karşı çıktığınızda, eylemleri için size birçok neden vererek, tartışmaya başlayacaktır. Bu noktada sessiz kalmalı, ve söylediklerini kaydetmelisiniz. Bu argümanlara, savunma çizgileri diyebiliriz. Çünkü onlara nüfuz ettiğiniz anda, kişinin zihnini kolayca değiştirebilme fırsatı yakalarsınız.

Karşı argümanlarını, tek tek ve aynı sırayla çürütün: Birçok insanın başkalarını ikna etmeye çalışırken yaptığı hata, diğer kişinin yaptığı bir argümandan kurtulmayı başarabildikten sonra, hemen ikna edici olduğunu düşündükleri ana noktaya odaklamalarıdır. Bunun yerine, not aldığınız sırada tek tek, tüm görüşlere karşılık verin.

Yeni argümanları tahmin edin: Eğer karşı fikirlere, başarılı bir şekilde cevap vermeyi başarırsanız, zihnini yeni geleceklere hazırlarsınız. Bu noktada umudunuzu kaybetmemelisiniz. Bunun yerine, karşı tarafın kurşunlarının bittiğini, veya son stratejik rezervleri kullandığını görürsünüz.

Beden dilinizi kontrol edin: Kendinizden emin durun. Göz temasını kesmeden, ve duraksamadan konuşun.

Yazarak ve görsellerle anlatın: Fikirlerinizi sistematik bir şekilde kağıda dökün, ve fikirler arası bağlantıları gösterin.

Sağlam kanıtlar sunun: İnsanların size inanması için, kendi sahip olduklarından daha güçlü kanıtlara ihtiyacı olduğunu unutmayın. Daha inandırıcı gelmek için istatistikleri, sayıları, araştırma bulgularını, ve hatta yetkili makamlardan alınan bilgileri kullanın.

İnançlarınızı tekrarlayın ve bitirin: Ana fikrinizi birçok kez tekrarlayın. Tekrar telkinde önemli bir tekniktir. Başka bir arkadaşınızın aynı argümanı tekrar etmesine izin verdiyseniz, kişinin zihnini değiştirme olasılığınız çok daha yüksek olacaktır.

Sağlıkla kalın

Bir yalana inanmak mümkün mü?

Mart ayı sonunda ülkemiz heyecanlı geçen bir yerel seçim gündemiyle karşı karşıyaydı. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı toplumu ikiye böldü. Acaba oylar çalındı mı yoksa her şey hukuka uygun ve düzdün mü ilerledi?

Bu yazıda olayın politik ve hukuki boyutunu değerlendirmeyeceğim. Farkındalık yaratmak istediğim nokta inançlarımızın nasıl şekillendiği ve bir şeye inanmayı nasıl seçtiğimizle ilgili.

Bazen bir yalana inanmak çok kolay olabilir. Elbette bu durum herkes için geçerli değildir. Normalde her insanın gerçeği bilmek istediğini varsayabiliriz. Ancak pek çoğumuz kendimizi iyi hissetmek veya bize kötü hissettiren şeyleri unutmak için gerçeği bilmek ya da görmemek isteyebiliriz.

Bir şeye inanma zorunluluğu bizi bir yalana inanmaya iten ilk ve en önemli noktadır. Bazen gerçeklere inanmak zorunda olduğumuz için değil, onlara inanmamız gerektiği için inanırız. Böyle bir durumda, bu inanca yönelik herhangi bir tehdit, kişinin psikolojik kararlılığına yönelik bir tehdit izlenimi doğurur. Böylece kişi sadece bir yalana inanmaz, aynı zamanda güçlü bir şekilde savunur hale gelir. Çünkü yanlış olduğunu kabul ederse yaşayacağı psikolojik baskıyı kaldıramayacaktır. İnsan haklı ve tutarlı olmayı sever.

Bazen de gerçek acı olduğu için yalana inanmayı tercih ederiz. Çoğu insan, problemlerinden kaçmak ve hatta gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak için sahte bir gerçeklik inşa etmeye yoğun bir istek duyar.

Tüm bunlara ek olarak, doğru olduğunu değerlendirmek istediğimiz konular için veri parçalarını seçer ve eleriz. Bariz verileri ise görmezden gelebiliriz. Beynimiz inanmak istediklerimizle eşleştiği için çok açık bir gerçeği gözden kaçırmamıza ve bir başka veriye odaklanmamıza kolayca izin verebilir.

Bir yalanı en rahat söyleyebileceğiniz kişi çok büyümemiş bir çocuktur. Çünkü küçük çocuklar dünya hakkında çok az şey bilirler. Bir insan bir konuda ne kadar az şey bilirse birinin onu kandırması o kadar kolay olur.

Toplum olarak araştırma ve okumaya olan ilgimiz ortadadır.

İnsanları bir bilgiye inandırmanın en etkili yollarından biri de telkin ve tekrardır. Farklı iletişim kanallarından sürekli aynı şeyi duyarsak gerçeklik algımız artmaya başlar.

Duygusal bir varlık olmamız da körü körüne yalanlara inanmamıza neden olabilir. En zeki insanlar bile işin içine duygular karışınca kandırılabilir ve kandırabilir.

Bir insan korku ya da endişe gibi duygular tarafından kontrol edildiğinde bir yalana inanması çok daha kolaydır. Toplumun güvenliğine ve tabulaşmış inançlara dair tehlikelerden söz etmek kitleleri ikna etmek için önemli bir yoldur.

İkna biliminin en önemli ilkelerinden biri “otorite söylüyorsa doğrudur” der. Bir şeye inanmak ya da birini inandırmak istiyorsanız sözü geçen bir kişiyi ya da kurumu kendi saflarınıza almanız yararlı olacaktır.

Son olarak İfade etmesi acı ama kişisel ya da bir kitleye ait çıkarlar da bir yalanı savunma veya körü körüne olumsuz bir durumu kabullenme isteği yaratabilir. İnsan vicdan sahibi bir varlık olmakla birlikte alçalabilme potansiyeli için bir alt sınır henüz keşfedilmemiştir.

Doğruluk ve sevgiyle kalın

Nasıl daha yaratıcı oluruz?

Türk insanı olarak diğer dünya vatandaşlarına göre daha pratik ve yaratıcı olmakla övünürüz. Ulusal patent verileri bunu pek doğrulamasa da fıkralara bile konu olan pratik zeka örneklerine çok rastlıyoruz.

Yaratıcı düşünme, karşılaştığımız problemlere  yeni çözüm yöntemleri bulma becerisi olarak tanımlanabilir. Yaratıcı düşünme becerisi kazandığımızda hedeflerimize ulaşmak için daha hızlı hareket edebiliriz.

Pek çok kişi yaratıcı olmadığını düşünür. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Her insanın içinde yaratıcı bir güç vardır. Çocukken farklı nesnelerden oyuncak üretebilme kabiliyetimizi nedense büyüdükçe kaybederiz.

Ek olarak her gün rutin görevleri yerine getirmemizi gerektiren sistematik işler de yaratıcılığımızı azaltır. Değişmeyen mekanlar, kapalı ve ruhsuz alanlar da  yaratıcılığı azaltabilir.

Bu becerileri kaybetmemizdeki en önemli faktör ailemiz ve çevremizdir. Büyüklerimizden sık duyduğumuz “İcat çıkarma” sözünün bir benzeri başka bir dilde var mı hep merak etmişimdir.

Yaratıcılığımızı negatif etkileyen kısıtlamalardan kaçınmanın imkansız olduğunu düşünebilirsiniz. Çocukluğunuzdaki  yaratıcılığınızı tekrar kazanabilmek için her zaman yaratıcı olabileceğiniz boş zamana sahip olmanız gerekir. Örneğin, haftada bir gün, herhangi bir kısıtlama içermeyen bir zaman dilimini kendinize ayırabilirsiniz. Bu zaman diliminde herhangi bir plan yapmayın ve zamanı akışına bırakın.

Doğada ve açık alanlarda zaman geçirmek daha yaratıcı olmanıza yardımcı olabilir.

Beynimiz sol ve sağ yarım küre olarak ikiye ayrılır. Sol yarım küre mantık ve muhakeme, sağ yarım küre ise sezgi ve yaratıcılıktan sorumludur. Yaratıcılığınızı geliştirmek için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri, her iki yarım küreyi birlikte çalışmak için eğitmektir. Sadece sol beyninizi eğiten görevler yapmaya odaklanırsanız yaratıcılığını körelecektir.  

Beyninizin sağ yarım küresini daha çok çalıştırmak için

  • Görüntüleri ve görselleştirmeyi kullanın. Okurken zihninizde görüntüler çizmeye veya durumu görselleştirmeye çalışın.
  • Okurken müzik dinleyin.
  • Yaratıcılık gerektiren bir hobi bulmaya çalışın Resim çizmeye gayret edin.
  • İş arasında rastgele bir şey yaparak rutin hayatınızı renklendirmeye çalışın. Sahil kenarına inin. Orman yürüyüşüne çıkın.  Gözlerinizi kapatıp geleceğinizi hayal edin.
  • Bir problemin çözümü saçma ya da kabul edilemez gibi görünse bile asla düşüncelerinize kısıtlamalar getirmeyin. Sadece uyguladığınızı hayal edin.
  • Farklı insanlarla konuşun. Beyin fırtınası problemlerin çözümünde çok yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızdan gelecek kabul edilemez iki fikir sizi üçüncü kabul edilebilir bir fikre götürebilir.
  • Daha önce hiç yapmadığınız bir şey yapın. Yiyin, için, koklayın, dinleyin, seyredin.
  • Yaratıcı insanlarla vakit geçirin.

Yaratıcılıkla bezenmiş keyifli ve başarılı bir yaşam diliyorum.

Krizde işimizi nasıl yönetiriz?

Dünya ve dolayısıyla ülkemiz zaman zaman krizlerle karşı karşıya kalabiliyor.

Bu yazıda kriz dönemlerinde şirketinize ya da işletmenize yardımcı olabilecek önerileri paylaşmak istedim.

Çocukluğumda büyüklerim 1980 öncesi ekonomik krizleri anlatırdı. Üniversitede aldığım ekonomi eğitiminde ise konunun daha da gerilere gittiğini öğrenmiştim.

Dünyanın bildiği en büyük ekonomik krizlerden biri 1929’da yaşanan büyük buhran adıyla bilinen krizdir. Amerika Birleşik Devletleri ile başlayıp küresel bir krize dönüşmüştür. Borsanın dibe vurduğu, banka ve şirketlerin battığı, milyonlarca kişinin işsiz kaldığı bu dönemde o kadar büyük sıkıntılar yaşanmıştır ki, hayatını idame ettirebilmek için çocuğunu satışa çıkaranlar bile olmuştur.

1929 krizinin üzerinden on yıl geçmeden 2. Dünya savaşı çıkmış ve 1945’sonunda ülkemizi de saran yeni bir zor dönem başlamıştır. 1958 ve 1960 dönemi Türkiye’de ilk istikrar paketinin açıklandığı Liberalizasyon dönemidir. Yine üzerinden on beş yıl geçmesiyle bu kez dünya 1974 Opec Petrol krizini yaşamıştır. 1982 banker krizi, 1990 Körfez savaşı, 1994 5 Nisan kararları, 1999 depremi sonrası 2000’li yıllarda başlayan olumsuz durum ve 2001’de Anayasa krizi ve yakın zamanda 2009’daki mortgage krizi bunları izlemiştir.

Gördüğünüz gibi dünya ve ülkemiz krizlere bir hayli alışık. Neredeyse tüm jenerasyonlar sıcak ya da soğuk birkaç savaşı ve eş anlı gelişen krizleri yaşamış durumda.

Bugün, her şirketin ya krizin ortasında olduğu, krizden çıktığı ya da çıkmak üzere olduğu anlaşılıyor. Bu artık bildik bir durum olduğuna göre, sorun krizin olması değil krize ne zaman ve nasıl cevap vereceğinizdir.

Özellikle iş dünyası açısından bakarsak kriz, satış ve pazarlama organizasyonlarınızın kesin uyumunu teste sokabilir. Hiçbir şirket krize bağışıklık kazanmaz. Sadece hazır olanlar ve iyi yönetebilenler ayakta kalır. İşte size birkaç değerli öneri:

1. Hazır olun: Bir kuruluşun kriz yönetimine girmeden önce yapabileceği en değerli şeylerden biri, belirlenmiş bir kriz ekibine sahip olmaktır.  Ekip karar almayı zorlaştıracak kadar büyük olmamalı, hızlı ve sağduyulu hareket edebilmelidir.

2. Kriz olduğunda tanıyın: Krizler herhangi bir uyarı veya olay olmadan birçok biçimde olabilir. Eğer şirketiniz bir takım bürokratik düzenleyiciler tarafından kontrol edilen bir sektördeyse işler biraz daha zorlaşabilir. Piyasa sinyallerini takip edin ve kriz ortamının gelişini anlamaya çalışın. Global ekonomik ve siyasi olaylarla makro değişiklikler krize yol açabilir. Küresel siyasi bir açıklama duyduğunuzda veya askeri bir hareket hissettiğinizde bilin ki bir şeyler olacak.

3. Erken ve sıkça iletişim kurun: Hizmet verdiğiniz müşterilerle hizmet aldığınız tedarikçilerle sürekli iletişimde olun. Ortamı birlikte yorumlamaya ve onlara empati kurmaya çalışın. Görüş ve tavsiyeleri değerlendirin.

4. Sosyal medya paylaşımlarına dikkat edin: Organizasyonda hangi seviyede olursanız olun paylaşımlarda panik göstermeyin. Bu size zarar verecektir. Sakin olun. Olumlu, sağduyulu mesajlar paylaşın veya ne söyleyeceğinizi bilmiyorsanız hiç paylaşım yapmayın. Suskun kalın

5. Mesajları belirleyin çalışanları eğitin: Satış temsilcilerini müşterileriyle kriz hakkında olumlu ve mantıklı konuşmaları için eğitin. Satıcıların çok fazla veya eksik veya yanlış bilgiler paylaşmaları durumu daha da kötüleştir. Ayrıca, en önemli müşterileriniz için özel mesajlar oluşturun.

6. Müşteri portföyünüzü çeşitlendirin: Ekonomi med-cezir gibidir. Bazı sektörler çıkarken bazıları batar. Müşteri portföyünüz ne kadar geniş olursa her durumda besleneceğiniz kaynak da o derece fazla olacaktır.

7. profesyonel destek alın: Her konunun uzmanı farklıdır. Tüm işleri kendiniz halletmeye kalkmayın. Bilginiz ve beceriniz olmayan konularda danışmanlık hizmetlerinden yararlanın.

Başarı ve esenlik dileklerimle

Düşüncelerimiz hayatımızı değiştirebilir mi?

Gülümseyebilen tek canlı insandır. Peki bu ayrıcalık bize bir avantaj getirebilir mi? Şüphesiz evet.

İnsanlarda düşünme eylemi, beynin hipotalamus olarak adlandırılan bölgesinin algıladığı uyarıcıları ilgili merkezlere iletmesi oluşur. Uyarıcıları, resim, ses, koku ve tat olarak algılarız. Algıladığımız bilgiyi işlediğimizde eletrokimyasal reaksiyonlar ve elektriksel boşalmalar oluşur. Beynimizle bedenimizdeki organları arasında böylelikle bir etkileşim meydana gelir. Özetle düşünme biçimimiz davranışlarımızı belirlerken, davranışlarımız da düşüncelerimizi etkilemektedir.

Başka bir ifadeyle beyin, algıları organ ya da kaslara aktarırken, kaslar ve organlar da beyne komut verebilmektedir.

Bilimsel çalışmalar da beden uyarımının beyni tetikleyebileceğini göstermiştir.

Keyif verici birtakım uyaranların algılanmasından sonra beyin elmacık kemiği üzerindeki gülme kası zygomaticus major kasına gönderdiği elektrik sinyallerle gülme eylemini oluşturur. Böylece timüs bezi uyarılarak bedende mutluluk hormonu olan endorfin salgılanır. Benzer şekilde mutsuz durumdayken yanaklarımızı yukarı kaldırdığımızda, bedenimiz gülümsediğini düşünmekte ve timüs bezi yine uyarılarak endorfin salgılamaktadır. Aynı mantıkta surat asma olarak ifade ettiğimiz yanak kaslarının aşağı doğru çekilmesi ise kişinin ruh durumunu olumsuz yönde etkiler.

Bu bağlamda düşüncenin değiştirilerek öfke duygusundan uzaklaşılması mümkündür. Yaklaşılması da.

Güzel ve hoş olan bir şeyin düşünülmesi bedenen de iyi hissetmeye yol açabilmektedir. Şimdi gözünüzü kapatıp ailenizden birinin bebekliğindeki sevimli anlarından birini resim ve ses olarak aklınıza getirin. Keyfiniz yerine geldi öyle değil mi? Buna yanak kaslarınızı kasarak gülme eylemini ekleyin. Ben bu satırları yazarken oğluğun bebekliğini düşünerek aynılarını yaptım. Keyfim biraz daha arttı. Denemesi bedava. Sadece birkaç saniyenizi alır.

İş dünyası açısından bakarsak, üzerinde çalıştığımız bir işle ilgili olumlu düşünmek olumlu duyguları açığa çıkarırken işi yanlış yaptığımızı değerlendirmemiz de adrenalin akışını artırarak kendimizi suçlu hissetmemize neden olabilir.

Düşünce ve duyguların birbirini karşılıklı etkilemesi beynin yapısıyla ilgilidir. Beynin dış katmanlarındaki kortekste bulunan “zihinsel merkez” ile daha alt katmanlarda yer alan “duygusal merkez” arasında oldukça kalın bir sinir demeti bulunmakta ve bu biçimde iki merkez çok yakın iletişim kurabilmektedir.

Bu etkileşim sadece kendimiz için geçerli değildir. Başka birini de aynı mantıkla etki altına alabiliriz. Bir kişiye hasta göründüğü söylendiğimizde kendisini hasta gibi hissedebilmesi mümkün olabilir.

George Orwell 1984 kitabında kurguladığı dünyada düşünce ve eylemler arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Kitapta “özgürlük” kelimesinin kullanımın yasaklanmasıyla insanların özgürlük fikrini düşünmeyi bile akıl edemediklerinden söz edilmektedir. Orwel bu durumu şu meşhur sözle açıklar. “Düşünce dili değiştirebiliyorsa, dil de düşünceyi değiştirebilir”

Dil sadece konuştuğumuz kelimelerden ibaret değildir. Sözcükleri söylem eşeklimiz ve konuşmasak bile bedenimizin verdiği tepkiler hem bizim hem karşımızdakilerin davranışları üzerinde olumlu ya da olumsuz davranışlar doğurabilir. Bu nedenle düşündüklerinize dikkat edin fizyolojik ve nörolojik yansımaları sizin ya da başkalarının hayatını değiştirebilir.

Etkili sunum yapmanın ipuçları

Siz de sunum yapmadan önce kendinizi tedirgin hissediyor musunuz? İzleyicinin dikkatini çekebilecek becerilere sahip olmadığınıza inanıyor musunuz? Bir konuşma yapmadan hemen önce kalbiniz çok hızlı atıyor mu?

Elbette heyecan harika bir duygudur. Ama kontrollü heyecan sunum için vazgeçilmezdir.

En çok verdiğim eğimlerin başında sunum becerileri eğitimi geliyor. Bir sonraki sunumunuzda sadece aşağıdaki adımları uygulayarak güzel sonuçlar elde edebilirsiniz.

Mutlaka ön hazırlık yapın: Konuşacağınız konuda araştırma ve ön inceleme yapın. Bir anekdot ya da hikaye bulun.

Konuşmayı bölümlere ayırın: İyi bir sunumun üç aşaması vardır. Ne söyleyeceğini söyle; Söyle; ne söylediğini söyle.

“Ne söyleyeceğinizi söyle”diğiniz bölüm gündem ya da ajandanızdır. Kısaca ne anlatacağınızı başlıklar halinde ifade edin.

“Söyle” bölümünde ana ve alt başlıkları detaylarıyla açıklayın.

“Ne söylediğini söyle” bölümü sunumunuzun özet bölümüdür. Kısa ve çarpıcı cümlelerle konuşmanızı özetleyin.

Nefesinizi kontrol edin: Stres altındayken düzgün nefes alamazsınız. Stres hissettiğiniz duyguları yoğunlaştırır ve gerçekleri olduğundan daha güçlü hale getirir. Bir konuşmadan önce ve konuşma sırasında derin nefes aldığınızdan emin olun. Böylece stresiniz yarı yarıya azalacaktır.

Beden dilinize dikkat edin: Büyük canlılar ve cisimler daha güçlü görünürler.  Bu bir doğa kuralıdır. Vücudunuz da büyük (geniş) olduğunda kendinizi psikolojik olarak daha iyi hissedersiniz. Gol atan bir futbolcuyu veya sınav kazanan bir öğrenciyi düşünün. Bu kişiler kollarını havaya kaldırmış ya da göğsünü gururla kabartmış olacaklardır. Kazanma duygusu bedenimizi otomatik olarak genişletir. Tersi de geçerlidir. Bedenimizin genişliği, kazanma ve güven duygusu yaratır. Kendine güvenen beden dili yalnızca sizi daha fazla kontrol altına almaz, aynı zamanda izleyicilere daha güvenli görünmenizi sağlar.

Göz teması kurun: Dinleyenlerin gözlerine bakın. Göz temasınızı izleyiciler arasında eşit olarak dağıtın. İzleyicilerden biri örneğin, sizi değerlendirecek olan önemli kişiyse diğerlerini görmezden gelmeden onunla daha fazla göz teması kurduğunuzdan emin olun. Eğer sizi izleyen birçok insan varsa ve her biriyle göz teması kuramıyorsanız, oturdukları yeri üç farklı alana bölün. Örneğin sol, orta ve sağdaki bölümden bir kişi seçerek göz teması kurmaya çalışın. Bunu yaptığınızda herkes ona baktığınızı düşünecektir.

Gülümseyin: Sunum sırasında gülümsemek veya gülmek stresi yarıya indirebilir. Dozunda bir espri yapma şansınız varsa buzları kırarak size çok yardımcı olacaktır.

Başarılı sunumlar yapanız dileğiyle.

Bizi ne motive eder?

İnsanları  motive eden nedir? Bu soruyu cevaplamak için birçok teori geliştirilmiştir.

Örneğin Frederick Herzberg tıpkı Maslow ve Alderfer gibi, motivasyonun temelinde ihtiyaçların olduğunu savunmuştur.

Herzberg 1960’lı yılların başlarında geliştirdiği İki-Faktör teorisinde yaklaşık 200 mühendis ve muhasebeciden oluşan bir grupla görüşmüş ve onlara geçmişte işlerindeki motivasyon ve demotivasyon durumlarını sormuştur. Alınan cevaplar çalışanların iş tatmini ve tatminsizliğiyle ilişkili olarak iki farklı boyutun olduğunu göstermiştir.

Araştırmanın sonuçlarına göre motivasyon için iki faktör vardır. Birincisi “koruyucu (hijyen) faktörler” ikincisi ise “motive edici faktörler” dir.

Koruyucu-hijyen faktörler, ücret, iş güvenliği, çalışma koşulları, denetim düzeyi ve şekli şirket politikaları ve kişiler arası ilişkilerdir. Bunların eksikliği ya da olumsuzluğu bireyler için tatminsizlik yaratmaktadır.

Motive edici faktörler ise işin kendisi başta olmak üzere, başarı duygusu, tanınma, sorumluluk, kişisel gelişim fırsatı ve terfi imkanıdır.

Görüldüğü gibi insanlar farklıdır ve her birinin kendi ihtiyaçları, istekleri ve tetikleyicileri vardır.

Eğer birisini değiştirmek ya da bir şeyler yapmak için motive etmek istiyorsanız, o zaman ilk önce onun ihtiyaçlarını anlamanız gerekir, sonra da bu ihtiyaçları değiştirmek gerekir.

Bu sadece iş hayatı için geçerli değildir. Sigarayı bırakmasını istediğiniz bir kişinin maddi sorunları varsa, sigaranın ekonomisine nasıl zarar verdiğini söylemek etkili olabilirken, sağlık sorunları olan biri için sigarayı bırakmada ekonomik faktörleri hatırlatmak bir etki yaratmaz.

Sigara paketlerinde görünen sağlık uyarıları, yalnızca sağlıkları hakkında hassas olanları motive edebilir.

Motivasyonun temelinde acı ve haz duygusu vardır. Kutsal kitaplar bile insanları doğru yola sevk etmek için cennet-cehennem kavramlarıyla acı ve hazzı tanımlar.

Bir konuda kendinizi ya da başkasını motive etmek istediğinizde hedeflenen konunun ya da davranışın gerçekleşmesi durumunda oluşabilecek hazzı ya da tersi bir durumda yaşanacak acıyı tanımlamanız gerekir. BU tanımlama sözel bir iletişimle olabileceğini gibi zihinsel bir canlandırma ile de mümkündür. Hatta zihinsel olanı daha da etkilidir diyebiliriz. Çünkü beynimiz imgelerle düşünürken gerçekle yalanı birbirinden ayıramaz. Zihnimizde yarattığımız görüntü, ses ve sanal deneyimler gerçeklik algısı yaratarak gerçek durumda yaşayacağımız duyguların oluşmasına fırsat verir.

İngilizce öğrenmek için motive olmaya mı ihtiyacınız var. Gözünüzü kapatın ve bir toplantıda herkesin İngilizce konuştuğu bir ortamda kimseyi anlamadan ve tek kelime edemeden kaldığınızı hayal edin. Bu size acı verdi mi? Şimdi de tam tersini düşünün. Son derece özgüvenli bir şeklide akıcı bir şeklide İngilizce konuşabildiğinizi ve herkesin size hayranlıkla baktığını düşünün.

Bir konuda harekete geçmek ve motive olmak için yapacağınız en önemli şey beklenen sonuçları zihninizde canlandırmaktır. Bunun için ihtiyaç duyacağınız kapalı gözler, biraz zaman ve bol miktarda hayal gücüdür.

Dostlukla kalın

İnançlar nasıl değişir?

2011 yılının başında Mısır’ın başkenti Kahire’de milyonlarca kişi 30 yıldır yönetimde olan cumhurbaşkanını protesto etmek için sokaklara inmişti. İki yıl sonra ise aynı halk bu kez ordudan kendilerini mevcut rejimden kurtarmasını istemek için sokaklara çıktı. Hikaye 2 yıl önce göreve başlayan devlet başkanının ordunun müdahalesi ile devrilmesi şeklinde devam etti. Peki insanların inanç ve fikirlerini bu şekilde değiştirmelerini sağlayan nedir? Mısır’daki durumun tarihsel, siyasi ve ekonomik pek çok sebepleri olabilir. Ben ise işin daha çok inanç kısmıyla ilgiliyim.

İnançlar nasıl oluşur

Yaşam hakkındaki inançlarımız kim olduğumuzu, nasıl davrandığımızı ve kime güvenip kimden nefret edeceğimizi belirler. İnançların yaşamlarımız üzerindeki önemli etkisinden dolayı, inançların nasıl oluştuğunu öğrenmemiz yanlış olanların oluşmasını engelleyebilmeniz ve pozitif olanların oluşumunu destekleyebilmemiz için büyük anlam taşır.

İnanç oluşumu sürecini bir tohumun ekilmesine benzetebiliriz. Bu tohum, yetkili bir kişi tarafından yapılan küçük bir açıklama, her gün haberlerde görüp izlediğimiz doğru yanlış haberler, bilinçli manüpülasyonlar, yakın bir arkadaş tarafından verilen bir tavsiye, hatta hiç tanımadığınız bir yabancıdan duyduğumuz bir ifade olabilir.

“Filanca kişi çok kibirli biri”, “TOEFL sınavı çok zordur.” “Kriz gittikçe büyüyor” veya “Ekonomi iyiye gidiyor” gibi ifadeleri duyduğunuz oluyor mu? Her gün karşılaştığımız bu tip söylemler tohumların mükemmel örnekleridir.

Bir tohumla karşılaştığınız ilk noktada inanç henüz oluşmamıştır. Ancak tohum sulandıkça büyüyecek ve sağlam bir inanca dönüşecektir.

Yaygın inanışların aksine tohumlar gerçek yaşam kanıtları onları desteklediklerinde büyümezler. İnsanlar taşıdıkları tohumları sulamak için önyargılı kanıtlar toplamaya devam ederler. Bu durum kişinin başlangıçta güçsüz olan inancının değiştirilemeyen bir gerçek olduğuna inandığı noktaya ulaşıncaya kadar devam eder.

Birçok insan, yıllarca ebeveynleri, arkadaşları, öğretmenleri tarafından bilinçli ve bilinçdışı zihinlerine uygulanan tohumlar nedeniyle değersiz veya yetersiz olduklarına inanır.

İnanç değişim sürecinin aşamaları

İnanç değişimi aşamalı olarak gerçekleşir. Bu süreç oldukça yavaş gerçekleşebilir ve bazen yıllar alabilir.

Her şey birinin inançlarınıza aykırı bir söz söylemesiyle başlar. Bir kez aksine kanıt bulursanız, o zaman bu sözler sizi etkilemeyebilir. Ancak güvenilir bir kanıt yoksa şüpheleriniz gelişir.

Tekrarlama, sahip olduğumuz inançları zayıflatır. Farklı kaynaklardan sürekli tekrar eden bir şekilde algıladığınız duyumlar bunu destekler.

Yanlış inançların oluşumu nasıl önlenir?

İnanç sisteminizin temiz kalmasını sağlamak için, tohumları yeterince erken tanımayı ve daha güçlü hale gelmeden önce onlara meydan okumayı öğrenmeliyiz.

Bir tohumun büyümesine meydan okumak, sağlam olmayan kanıtların ve önyargılı ipuçlarının bilincine varmayı gerektirir.

Aynı süreci, zaten oluşmuş olan inançlara meydan okumak için de kullanabilirsiniz. Ancak bir tohuma meydan okumak güçlü bir inanca dönüşmeden önce daha kolaydır.

Bir tohumla karşılaştığınızda onu sulayıp sulamamak istediğinize dikkat edin.

Doğru seçimler yapabilmenin yolu

Haziran ayının sonunda ülkemiz önemli bir seçime girecek. Önümüze koyulan sandıklara oylarımızı atarak tercihlerimizi ortaya koyacağız. Ben de bu seçim öncesinde insanların hayatlarında karar vermek zorunda oldukları konulara nasıl yaklaştığını değerlendirmeyi düşündüm.

Bazı insanlar yaradılış olarak iç görülerini hayata geçirdikleri kararlara dahil etmeyi çok sevebilirler. Bazılarıysa daha analitik ve teknik düşünebilir. Bir şeylere karar verirken doğru seçimler yapmak için kalplerimize nasıl güvenebiliriz? Asıl soru şu olabilir. Kararlarımızı kalbimizle mi yoksa beynimizle mi yönetilmeliyiz?

Karar verme sürecini etkileyen birkaç şey vardır ve bunlar bize yanlış seçimler yaptığımızı hissettirebilir.

Bunlardan biri başarısızlık korkusudur. Diğer yandan bazen verdiğimiz kararlar başlangıçta istediğimiz şeyi elde edemediğimiz bir sonuç yaratabilir. Buna rağmen elde ettiğimiz şey istediğimizden daha iyi de olabilir.

Bu durumda bir şeye karar verirken alternatif sonuçların da olabileceğini düşünmek faydalı olabilir.

Karar vermeyi kolaylaştırmanın bir yolu konu üzerinde aşırı düşünmekten kaçınmaktır. Bir problem hakkında çok fazla düşünürsek, onu aşırı karmaşık hale getirmiş ve başladığımız zamandan daha karmaşık bir durumla yüzleşmiş olabiliriz.

Diğer bir konu bizi bir eylem noktasına getirmeyen, tekrar eden düşünceleri sınırlamaktır.

Gelelim kalp mi beyin mi noktasına. Bunun cevabı basittir. “Denge” anahtar kelimedir.  Duygularınızın ve mantığınızın bir denge içinde olmasına özen gösterin.

Son olarak hayata doğru seçimleri yapmak için birkaç ipucu paylaşmak isterim.

  • Yanlış karar verme ile ilişkili herhangi bir korkuyu beslemeyin. Başarısızlığın başarı için bir ön koşul olduğunu unutmayın.
  • Kafanızdaki ses kendi-kendini tekrar etmeye başlıyorsa, sesi kısın. Bu, aşırı analiz eylemdir. Düşüncenizi yapılandırmak için düşüncelerinizi kafanızdan veya yazdığınız kağıttan silmeyi deneyin.
  • Vereceğiniz karar ile ilgili bir “içgüdü” hissi oluşturun. “İÇGÜDÜ” ile “ARZU”yu birbiriyle karıştırmamak için dikkatli olun.
  • Kararın ahlaki boyutunu kontrol edin. Kendinize şunu sorun: “Kendim ve bu durumla ilgili herkesin yararı için yapmak üzere olduğum şey nedir?” Bu soru kararın ahlaki açıdan doğru olduğunu kontrol etmenin güzel bir yoludur.
  • Birini ya da birilerini cezalandırmak için karar vermeyin
  • Kafanız ile kalbiniz arasındaki dengeyi koruyun.

Seçimlerinizin hayatınıza değer katması dileğimle

Birileri yapamazsın mı dedi?

Bir kamyon şoföründen milyarlarca dolar gelir getirecek projeler yapacak düzeyde yaratıcılık beklenebilir mi?

Gerçek adı James Francis Cameron Kanadalı yönetmen, senaryo yazarı ve prodüktördür. Üç kez oscar ödülü alan Cameron, 80’li ve 90’lı yıllara damgasını vuran Rambo, The Terminator, Aliens ve Titanic gibi iddialı filmlerin senaristliğini ve yönetmenliğini yapmadan önce geçimini sağlamak için kamyon şoförlüğü yapıyormuş.

Cameron’un yapıtlarından Avatar ise 2009’da gösterime girdikten sonra yaklaşık 2,8 Milyar dolar gişe hasılatıyla tüm zamanların en çok kazandıran filmi olmuştur. Bu sıralamada ikinci film ise 2,2 Milyar dolar ile Titanic ve o da Cameron’un eseri.

Yıllarca çalıştığım şirketlerde birlikte çalıştığım mesai arkadaşlarımda, eğitim salonlarında tanıştığım katılımcılarda bilgi ve becerinin inanç ve istekle birleştiğinde nasıl başarılı yaratıcı sonuçlar verdiğini gördüm.

Birey olarak doğada hayatta kalma temel güdüsüyle büyük bir merak ve öğrenme arzusuyla doğarız. Değişen dünyaya ayak uydurmanın temel yolu öğrenmek ve gelişmektir. Çocukken sahip olduğumuz yaratıcılık becerileri kullanmadıkça körelir. Bir taraftan da toplum ve olumsuz düşüncelere sahip insanlar bizi tırmandığımız yaratıcılık merdiveninden aşağıya çeker. Ama bazı insanlar her şeye rağmen başarır.

Sizinle birkaç insan hikayesi daha paylaşayım.

Adı Richard. Yazdığı bir kitap 18 yayınevi tarafından reddedildi. En son 1970’te bir yayınevi 2.000 USD avans verip kitabı bastı. Kitap 1972 ye gelmeden 1 milyondan fazla sattı. 40 yıldır dünyanın en iyi 50 kitabı arasında gösteriliyor. Tam adı: Richard Bach, Kitabının adı ise Martı

Adı Gregor. Başvurduğu birçok üniversite onu kabul etmedi. Kabul eden birkaç tanesini de okumayarak kendisi yarım bıraktı. Okuduğu okuldaki profesörlerden biri onun için berrak düşünebilme yeteneğine sahip değil dedi. Tam adı: Gregor Johann Mendel, Genetik Biliminin en ünlü bilim adamlarından.

Adı: Martin. Çok inandığı bir projesi “Ürettiğiniz şey ancak geçici bir moda olabilir” diye bir banka müdürü tarafından reddedildi. Beş kez iflas etti. Ama yılmadı ve başardı. Tam adı: Henry Martin Ford, otomobil üreticisi ve Ford Motor Company’nin kurucusu

Adı: Ludwig. Küçük yaşta müzik hocası kemanı tutamıyor bundan müzisyen olmaz dedi. Tam adı: Ludwig van Beethoven. Dünyanın en büyük bestecilerinden biri.

Adı: Felipe. Kendisine ölen abisinin ismi verildi ve hep abisinin kıyafetleri giydirildi. Çok geçmeden delirip evi terk etti. narsist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı, bir süre tutuklu bile kaldı. Tam adı: Salvador Domingo Felipe Jajinto Dali i Domenech. Salvadar Dali gelmiş geçmiş en iyi, en yaratıcı ressamlardan.

Adı: Walter. Tüm başvurduğu işlerden reddedildi. Farelerle dolu bir garajda bir karakter yarattı. Bir gazete editörü ona zerre kadar resim kabiliyeti olmadığını söyledi. Birkaç kez iflas eti. Tam adı: Walter Elias Disney. Büyük yaratıcı projelere imza atan Walt Disney’in kurucusu

Sizi de aşağı çeken yapamazsın, başaramazsın diyen birileri var mı?