Birinin fikrini etkilemek

Bu günlerde pek çok kişi Kanal İstanbul tartışmalarını izliyor. Politik ve teknik boyutları olan konuyu anlamaya, bilgi toplayıp yorum yapabilmeye çalışıyoruz. Peki herhangi bir karara, bizi ikna edecek unsurlar neler olabilir?

Bazen kendimizi, bir tartışma içinde buluruz. Konuştuğumuz kişilerin fikrini, değiştirme ihtiyacı hissedebiliriz.

Karşımızdaki kişi, bir konu hakkında sabit fikrini koruyorsa, bu onun inatçı veya sinir bozucu olduğu anlamına gelmez. Bu yaklaşım yerine, inanç sisteminde size inanmasını engelleyen bir şey olabileceğini düşünün.

Birinin fikrini değiştirebilmek için, nasıl düşündüğünü, neye inandığını ve kendi fikirlerinizi, en az dirençle, o kişinin inanç sistemine nasıl ekleyebileceğinizi anlamanız gerekir.

Politik yaklaşımdan tamamen uzak olarak, birinin bir konu hakkındaki fikrini değiştirmek için, yapmanız gerekenleri özetlemeye çalışacağım.

Etkili bir fikir bombası atın: Pek çok ikna önerisinin tersine davranarak, alıştırma yapmadan, konuya ilişkin argümanınızı doğrudan, açık ve kısa bir şekilde söyleyerek başlayın. Örneğin, “Bu reklam metni çok riskli”

Savunma hatlarının bir haritasını çizin: Birinin inançlarına karşı çıktığınızda, eylemleri için size birçok neden vererek, tartışmaya başlayacaktır. Bu noktada sessiz kalmalı, ve söylediklerini kaydetmelisiniz. Bu argümanlara, savunma çizgileri diyebiliriz. Çünkü onlara nüfuz ettiğiniz anda, kişinin zihnini kolayca değiştirebilme fırsatı yakalarsınız.

Karşı argümanlarını, tek tek ve aynı sırayla çürütün: Birçok insanın başkalarını ikna etmeye çalışırken yaptığı hata, diğer kişinin yaptığı bir argümandan kurtulmayı başarabildikten sonra, hemen ikna edici olduğunu düşündükleri ana noktaya odaklamalarıdır. Bunun yerine, not aldığınız sırada tek tek, tüm görüşlere karşılık verin.

Yeni argümanları tahmin edin: Eğer karşı fikirlere, başarılı bir şekilde cevap vermeyi başarırsanız, zihnini yeni geleceklere hazırlarsınız. Bu noktada umudunuzu kaybetmemelisiniz. Bunun yerine, karşı tarafın kurşunlarının bittiğini, veya son stratejik rezervleri kullandığını görürsünüz.

Beden dilinizi kontrol edin: Kendinizden emin durun. Göz temasını kesmeden, ve duraksamadan konuşun.

Yazarak ve görsellerle anlatın: Fikirlerinizi sistematik bir şekilde kağıda dökün, ve fikirler arası bağlantıları gösterin.

Sağlam kanıtlar sunun: İnsanların size inanması için, kendi sahip olduklarından daha güçlü kanıtlara ihtiyacı olduğunu unutmayın. Daha inandırıcı gelmek için istatistikleri, sayıları, araştırma bulgularını, ve hatta yetkili makamlardan alınan bilgileri kullanın.

İnançlarınızı tekrarlayın ve bitirin: Ana fikrinizi birçok kez tekrarlayın. Tekrar telkinde önemli bir tekniktir. Başka bir arkadaşınızın aynı argümanı tekrar etmesine izin verdiyseniz, kişinin zihnini değiştirme olasılığınız çok daha yüksek olacaktır.

Sağlıkla kalın

Nasıl daha yaratıcı oluruz?

Türk insanı olarak diğer dünya vatandaşlarına göre daha pratik ve yaratıcı olmakla övünürüz. Ulusal patent verileri bunu pek doğrulamasa da fıkralara bile konu olan pratik zeka örneklerine çok rastlıyoruz.

Yaratıcı düşünme, karşılaştığımız problemlere  yeni çözüm yöntemleri bulma becerisi olarak tanımlanabilir. Yaratıcı düşünme becerisi kazandığımızda hedeflerimize ulaşmak için daha hızlı hareket edebiliriz.

Pek çok kişi yaratıcı olmadığını düşünür. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Her insanın içinde yaratıcı bir güç vardır. Çocukken farklı nesnelerden oyuncak üretebilme kabiliyetimizi nedense büyüdükçe kaybederiz.

Ek olarak her gün rutin görevleri yerine getirmemizi gerektiren sistematik işler de yaratıcılığımızı azaltır. Değişmeyen mekanlar, kapalı ve ruhsuz alanlar da  yaratıcılığı azaltabilir.

Bu becerileri kaybetmemizdeki en önemli faktör ailemiz ve çevremizdir. Büyüklerimizden sık duyduğumuz “İcat çıkarma” sözünün bir benzeri başka bir dilde var mı hep merak etmişimdir.

Yaratıcılığımızı negatif etkileyen kısıtlamalardan kaçınmanın imkansız olduğunu düşünebilirsiniz. Çocukluğunuzdaki  yaratıcılığınızı tekrar kazanabilmek için her zaman yaratıcı olabileceğiniz boş zamana sahip olmanız gerekir. Örneğin, haftada bir gün, herhangi bir kısıtlama içermeyen bir zaman dilimini kendinize ayırabilirsiniz. Bu zaman diliminde herhangi bir plan yapmayın ve zamanı akışına bırakın.

Doğada ve açık alanlarda zaman geçirmek daha yaratıcı olmanıza yardımcı olabilir.

Beynimiz sol ve sağ yarım küre olarak ikiye ayrılır. Sol yarım küre mantık ve muhakeme, sağ yarım küre ise sezgi ve yaratıcılıktan sorumludur. Yaratıcılığınızı geliştirmek için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri, her iki yarım küreyi birlikte çalışmak için eğitmektir. Sadece sol beyninizi eğiten görevler yapmaya odaklanırsanız yaratıcılığını körelecektir.  

Beyninizin sağ yarım küresini daha çok çalıştırmak için

  • Görüntüleri ve görselleştirmeyi kullanın. Okurken zihninizde görüntüler çizmeye veya durumu görselleştirmeye çalışın.
  • Okurken müzik dinleyin.
  • Yaratıcılık gerektiren bir hobi bulmaya çalışın Resim çizmeye gayret edin.
  • İş arasında rastgele bir şey yaparak rutin hayatınızı renklendirmeye çalışın. Sahil kenarına inin. Orman yürüyüşüne çıkın.  Gözlerinizi kapatıp geleceğinizi hayal edin.
  • Bir problemin çözümü saçma ya da kabul edilemez gibi görünse bile asla düşüncelerinize kısıtlamalar getirmeyin. Sadece uyguladığınızı hayal edin.
  • Farklı insanlarla konuşun. Beyin fırtınası problemlerin çözümünde çok yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızdan gelecek kabul edilemez iki fikir sizi üçüncü kabul edilebilir bir fikre götürebilir.
  • Daha önce hiç yapmadığınız bir şey yapın. Yiyin, için, koklayın, dinleyin, seyredin.
  • Yaratıcı insanlarla vakit geçirin.

Yaratıcılıkla bezenmiş keyifli ve başarılı bir yaşam diliyorum.

Düşüncelerimiz hayatımızı değiştirebilir mi?

Gülümseyebilen tek canlı insandır. Peki bu ayrıcalık bize bir avantaj getirebilir mi? Şüphesiz evet.

İnsanlarda düşünme eylemi, beynin hipotalamus olarak adlandırılan bölgesinin algıladığı uyarıcıları ilgili merkezlere iletmesi oluşur. Uyarıcıları, resim, ses, koku ve tat olarak algılarız. Algıladığımız bilgiyi işlediğimizde eletrokimyasal reaksiyonlar ve elektriksel boşalmalar oluşur. Beynimizle bedenimizdeki organları arasında böylelikle bir etkileşim meydana gelir. Özetle düşünme biçimimiz davranışlarımızı belirlerken, davranışlarımız da düşüncelerimizi etkilemektedir.

Başka bir ifadeyle beyin, algıları organ ya da kaslara aktarırken, kaslar ve organlar da beyne komut verebilmektedir.

Bilimsel çalışmalar da beden uyarımının beyni tetikleyebileceğini göstermiştir.

Keyif verici birtakım uyaranların algılanmasından sonra beyin elmacık kemiği üzerindeki gülme kası zygomaticus major kasına gönderdiği elektrik sinyallerle gülme eylemini oluşturur. Böylece timüs bezi uyarılarak bedende mutluluk hormonu olan endorfin salgılanır. Benzer şekilde mutsuz durumdayken yanaklarımızı yukarı kaldırdığımızda, bedenimiz gülümsediğini düşünmekte ve timüs bezi yine uyarılarak endorfin salgılamaktadır. Aynı mantıkta surat asma olarak ifade ettiğimiz yanak kaslarının aşağı doğru çekilmesi ise kişinin ruh durumunu olumsuz yönde etkiler.

Bu bağlamda düşüncenin değiştirilerek öfke duygusundan uzaklaşılması mümkündür. Yaklaşılması da.

Güzel ve hoş olan bir şeyin düşünülmesi bedenen de iyi hissetmeye yol açabilmektedir. Şimdi gözünüzü kapatıp ailenizden birinin bebekliğindeki sevimli anlarından birini resim ve ses olarak aklınıza getirin. Keyfiniz yerine geldi öyle değil mi? Buna yanak kaslarınızı kasarak gülme eylemini ekleyin. Ben bu satırları yazarken oğluğun bebekliğini düşünerek aynılarını yaptım. Keyfim biraz daha arttı. Denemesi bedava. Sadece birkaç saniyenizi alır.

İş dünyası açısından bakarsak, üzerinde çalıştığımız bir işle ilgili olumlu düşünmek olumlu duyguları açığa çıkarırken işi yanlış yaptığımızı değerlendirmemiz de adrenalin akışını artırarak kendimizi suçlu hissetmemize neden olabilir.

Düşünce ve duyguların birbirini karşılıklı etkilemesi beynin yapısıyla ilgilidir. Beynin dış katmanlarındaki kortekste bulunan “zihinsel merkez” ile daha alt katmanlarda yer alan “duygusal merkez” arasında oldukça kalın bir sinir demeti bulunmakta ve bu biçimde iki merkez çok yakın iletişim kurabilmektedir.

Bu etkileşim sadece kendimiz için geçerli değildir. Başka birini de aynı mantıkla etki altına alabiliriz. Bir kişiye hasta göründüğü söylendiğimizde kendisini hasta gibi hissedebilmesi mümkün olabilir.

George Orwell 1984 kitabında kurguladığı dünyada düşünce ve eylemler arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Kitapta “özgürlük” kelimesinin kullanımın yasaklanmasıyla insanların özgürlük fikrini düşünmeyi bile akıl edemediklerinden söz edilmektedir. Orwel bu durumu şu meşhur sözle açıklar. “Düşünce dili değiştirebiliyorsa, dil de düşünceyi değiştirebilir”

Dil sadece konuştuğumuz kelimelerden ibaret değildir. Sözcükleri söylem eşeklimiz ve konuşmasak bile bedenimizin verdiği tepkiler hem bizim hem karşımızdakilerin davranışları üzerinde olumlu ya da olumsuz davranışlar doğurabilir. Bu nedenle düşündüklerinize dikkat edin fizyolojik ve nörolojik yansımaları sizin ya da başkalarının hayatını değiştirebilir.

Bizi ne motive eder?

İnsanları  motive eden nedir? Bu soruyu cevaplamak için birçok teori geliştirilmiştir.

Örneğin Frederick Herzberg tıpkı Maslow ve Alderfer gibi, motivasyonun temelinde ihtiyaçların olduğunu savunmuştur.

Herzberg 1960’lı yılların başlarında geliştirdiği İki-Faktör teorisinde yaklaşık 200 mühendis ve muhasebeciden oluşan bir grupla görüşmüş ve onlara geçmişte işlerindeki motivasyon ve demotivasyon durumlarını sormuştur. Alınan cevaplar çalışanların iş tatmini ve tatminsizliğiyle ilişkili olarak iki farklı boyutun olduğunu göstermiştir.

Araştırmanın sonuçlarına göre motivasyon için iki faktör vardır. Birincisi “koruyucu (hijyen) faktörler” ikincisi ise “motive edici faktörler” dir.

Koruyucu-hijyen faktörler, ücret, iş güvenliği, çalışma koşulları, denetim düzeyi ve şekli şirket politikaları ve kişiler arası ilişkilerdir. Bunların eksikliği ya da olumsuzluğu bireyler için tatminsizlik yaratmaktadır.

Motive edici faktörler ise işin kendisi başta olmak üzere, başarı duygusu, tanınma, sorumluluk, kişisel gelişim fırsatı ve terfi imkanıdır.

Görüldüğü gibi insanlar farklıdır ve her birinin kendi ihtiyaçları, istekleri ve tetikleyicileri vardır.

Eğer birisini değiştirmek ya da bir şeyler yapmak için motive etmek istiyorsanız, o zaman ilk önce onun ihtiyaçlarını anlamanız gerekir, sonra da bu ihtiyaçları değiştirmek gerekir.

Bu sadece iş hayatı için geçerli değildir. Sigarayı bırakmasını istediğiniz bir kişinin maddi sorunları varsa, sigaranın ekonomisine nasıl zarar verdiğini söylemek etkili olabilirken, sağlık sorunları olan biri için sigarayı bırakmada ekonomik faktörleri hatırlatmak bir etki yaratmaz.

Sigara paketlerinde görünen sağlık uyarıları, yalnızca sağlıkları hakkında hassas olanları motive edebilir.

Motivasyonun temelinde acı ve haz duygusu vardır. Kutsal kitaplar bile insanları doğru yola sevk etmek için cennet-cehennem kavramlarıyla acı ve hazzı tanımlar.

Bir konuda kendinizi ya da başkasını motive etmek istediğinizde hedeflenen konunun ya da davranışın gerçekleşmesi durumunda oluşabilecek hazzı ya da tersi bir durumda yaşanacak acıyı tanımlamanız gerekir. BU tanımlama sözel bir iletişimle olabileceğini gibi zihinsel bir canlandırma ile de mümkündür. Hatta zihinsel olanı daha da etkilidir diyebiliriz. Çünkü beynimiz imgelerle düşünürken gerçekle yalanı birbirinden ayıramaz. Zihnimizde yarattığımız görüntü, ses ve sanal deneyimler gerçeklik algısı yaratarak gerçek durumda yaşayacağımız duyguların oluşmasına fırsat verir.

İngilizce öğrenmek için motive olmaya mı ihtiyacınız var. Gözünüzü kapatın ve bir toplantıda herkesin İngilizce konuştuğu bir ortamda kimseyi anlamadan ve tek kelime edemeden kaldığınızı hayal edin. Bu size acı verdi mi? Şimdi de tam tersini düşünün. Son derece özgüvenli bir şeklide akıcı bir şeklide İngilizce konuşabildiğinizi ve herkesin size hayranlıkla baktığını düşünün.

Bir konuda harekete geçmek ve motive olmak için yapacağınız en önemli şey beklenen sonuçları zihninizde canlandırmaktır. Bunun için ihtiyaç duyacağınız kapalı gözler, biraz zaman ve bol miktarda hayal gücüdür.

Dostlukla kalın

Sosyal medya bağımlılığıyla mücadele

Bilgisayarın önünde günde kaç saat geçirdiğinizi hesapladınız mı? Sabah uyanır uyanmaz akıllı telefonunuza bakmadan duramayanlardan mısınız? Belki de sosyal medya bağımlısı oldunuz bile. Kim bilir?

We are social ve Hootsuit tarafından her yıl hazırlanan sosyal medya istatistikleri “Digital in 2018 in Western Asia” ismiyle yayınlandı. Buna  göre 81 milyon nüfusa sahip ülkemizde; nüfusun %67’sini oluşturan 54.3 milyon kişi internet kullanıcısı. 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı ise toplam nüfusta %51’lik bir orana denk geliyor. 44 milyon aktif mobil sosyal medya kullanıcısı var. İnsanlar internette günde ortalama 7 saat geçiriyorlar. Ortalama günde 2 saat 48 dk sosyal medyada, 2 saat 44 dk televizyon başında ve son olarak günde ortalama 1 saat 22 dk müzik dinleyerek geçiyor.

Her ne kadar günümüze neşe kattığına ve bizi bilgilendirip eğlendirdiğinizi düşünsek de sosyal medyaya bağımlılık ele alınması gereken önemli bir sorundur. Sosyal medyaya ayırdığımız her dakika sevdiğimiz insanlarla gerçek anlamdaki iletişimizi kısıtlayan bir zaman tuzağıdır.

Öncelikle herhangi bir bağımlılığın tedavisinin zaman aldığını ve çok fazla özveri gerektirdiğiniz unutmayın.

Teknoloji çalışma dünyasını ve iletişim kurma, eğlenme ve kendimizi bilgilendirme biçimimizi değiştirdi. Bununla birlikte, genellikle teknolojik icatları kötüye kullanma eğiliminde olduğumuz gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Eğer teknolojik araçlara ve özellikle sosyal medyaya çok fazla bağımlı olduğunuzu hissediyorsanız ve akıllı telefonunuzu kullanmadan duramıyorsanız 2000 yılından beri yayın yapan aylık dergi Realsimple tarafından yayınlanan teknolojik bağımlılıkla mücadele etmek için 6 adımı dikkate alabilirsiniz.

1. Bir sorununuz olduğunu kabul edin. Teknoloji kullanımının iradenizi aşan bir şey haline geldiğini ve yönetemeyeceğinizi anlamanız önemlidir.

2. Sizi neyin mutlu ettiğini düşünün. Kendinizi çevrimiçi tutmaya ve en son teknolojik araçlara sahip olmaya bağlı hissetmeniz varlığınıza bir anlam bulmayı bıraktığınız içindir. Bir düşünün ve kendinizi gerçekten neyin mutlu edeceğini sorun.

3. Gerçekliğinizin sanal olmadığını anlayın. İnternetin kullanımı sizi çevrenizden uzaklaştırmak yerine sanal bir gerçekliğe çeker. Sevdiklerinizle daha geleneksel yollarla iletişim kurmaya çalışın.

4. Hayallerinizi takip etmeyi bırakmayın. Bağımlılıklar gerçekte kim olduğumuzu, hayallerimizin ve yaşam özlemlerimizin ne olduğunu unutturur. Sosyal ağlar tarafından sağlanan sanal ortam içinde saklanmayı bırakın ve kim olduğunuzu keşfetmeye özen gösterin.

5. Sabırlı olun. Herhangi bir bağımlılığın tedavisinin zaman aldığını ve çok fazla özveri aldığını unutmayın. Çabalarınız kısa vadede meyve vermiyorsa pes etmeyin.

6. Profesyonel yardım isteyin. Sorununuz devam ederse ve kontrol edilemiyorsa, bu sorunun üstesinden nasıl geleceğiniz konusunda size yol gösterecek bir profesyonelden yardım isteyin.

Bu önerilere ek olarak benim de şahsen uyguladığım birkaç maddeyi ekleyeyim.

Akıllı telefonunuzdan sosyal medya uygulamaları kaldırın. Başlangıçta biraz zorluk çekebilirsiniz ancak bir süre sonra alışacaksınız. İşinizi nedeniyle sosyal medyaya girmek zorundaysanız belirli zaman dilimlerinde bilgisayarınızdan bakmayı tercih edin. Ailenizle vakit geçirebileceğiniz kutu oyunları satın alın ve oynayın.

En iyi dostumuz kitapları tekrar keşfedin. Farklı konularda kitap ve dergi okuyun.

Keyifli bir yaz tatili geçirmeniz dileğiyle

Kartallardan ne öğrenebiliriz?

Geçtiğimiz yıl bu aylarda “mükemmel sistem yaratmak” başlığı altında doğadan neler öğrenebileceğimize ilişkin bir yazı yazmıştım. Bu ay da hayvanlardan neler öğrenebiliriz diye araştırdım ve bir kartalın yaşamının bize ilham verebileceğini gördüm. Gerçekten de kartalların bazı özelliklerini hayatımıza adapte edebilirsek beklediğimiz pozitif sonuçlara ulaşabiliriz. Hep birlikte kartalların hayatına ve bize verebileceği ilhamlara bakalım mı?

Kartallar geniş bir vizyona sahiptirler. Beş kilometreye kadar bir cisme ya da canlıya odaklanabilirler

Kendinize uzun vadeli bir vizyon belirleyin ve ona odaklanın.

Kartallar tek başına ve yüksek irtifalarda uçarlar. Kendilerinden daha küçük kuşlarla uçmazlar

Bazen fikir ve projelerinizde yalnız kalabilirsiniz. Ya da sizi aşağı çekmek isteyen dostlarınız ve yakınlarınız olabilir.  Bu kişilerden uzak durun ya da olumsuz söylemlerinden etkilenmemeye çalışın.

Kartallar sert rüzgarları severler

Bir fırtına çıktığında diğer tüm kuşlar ağaçların yapraklarında ve dallarında saklanırken, kartallar sert rüzgarlarda heyecanlanırlar. Fırtınanın rüzgarını daha yükseğe kaldırmak için kullanırlar. Bu onlara kanatlarını dinlendirmeme şansı verir. Hayatta karşılaştığımız zorluklar bize bir şeyler öğretmelidir. Karşılaştığınız engelleri daha yükseğe çıkmak için basamak olarak kullanmayı deneyin.

Kartallar ölü şeyleri yemezler. Sadece taze avla beslenirler

Geçmiş hatalarınıza hayıflanarak ya da önceki başarılarınıza güvenerek yaşamayın. Keşfetmek için araştırmaya devam edin. Beslendiğiniz kaynakları ve zihninizi tazeleyin.

Kartallar tüylerini devamlı temiz tutarlar

Aynen kediler gibi kartallar da vücutlarını sürekli temizlerler. İyi bir görünüm ve imaj yönetimi sizi de gökyüzünün kralları gibi yüksek bir özgüvene ve saygıyla karşılanmaya taşır.

Kartallar eğitime hazırlanırlar

Anne kartallar yavrularını eğitmek için yuvadaki tüyleri ve yumuşak çimleri çıkarırlar. Böylece gençler uçmaya hazırlanırken rahatsız olurlar.

Hayatta hepimizin kendimizi rahat hissettiğimiz konfor bölgelerimiz vardır. Konfor bölgesini terk edin. Orada büyüme ve gelişme yoktur.

Kartallar kendilerini yenilerler

Yaşlandıkça tüyleri zayıflayan kartallar gerektiği kadar hızlı yol alamazlar. Kendini zayıf hissettiklerinde uzak bir yerdeki kayalıklara çekilirler. Tamamen çıplak kalana kadar tüm tüylerini yolarlar. Yeni tüyler alana kadar bu saklanma yerinde kalır, sonra dışarı çıkarlar.

Bazen eski alışkanlıklardan, bize yük olan şeylerden vazgeçmemiz ve yeni olumlu alışkanlıklar edinerek hayatımıza değer katmamız gerekir.

Demek ki gökyüzünün en güçlü canlılarından biri olan kartalların pek çok devlet, kurum ya da kişi tarafından bir simge olarak kullanılması tesadüf değilmiş.

Sağlıcakla kalın

Zihinsel detoks nasıl yapılır?

On bir yaşındaki oğluma bakınca bazen kendi kendime “tekrar çocuk olmak vardı” diyorum. Çocuklar çoğu zaman kaygısız ve stressiz bir hayat yaşıyorlar. Endişe duyacak şeyler onlar için oldukça az. Ne yazık ki yaş ilerledikçe yetişkinliğin sorumlulukları ve stresi üzerimize biniyor hem fiziksel hem de duygusal acılar yaşıyoruz.

Diğer taraftan tam da yaz sezonu. İş yaşamının koşuşturmacasından sıyrılıp tatil yapmak hepimizin hakkı. Böylece kafamızı boşaltıp rahatlıyoruz. Bir takım zihinsel molalar bize iyi geliyor.

Tatil imkanı olmayanlar ya da kısa süreli tatille yetinemeyenler için bu ay zihinsel detoks önerileri yazmaya karar verdim.

Detoks dendiğinde çoğu zaman bedenin fiziksel temizliğini düşünüyoruz.

Vücudumuzdaki toksinleri temizlememiz gerekli olsa da, zihinsel bir detoks daha önemlidir. Zihin ve beden bir bütündür. İkisinin birlikte temiz olması iyi dengelenmiş bir varlık halini yaratır.

Bir zihinsel detoks yapmanın basit yolları var.

  1. Olumlu düşünün: Çoğunlukla odaklandığınız şeylere dikkat edin. Gerçekten bunlar için zaman ayırmaya değer mi? Cevabınız hayır ise, bir değişiklik yapın. Düşüncelerimiz kişiliğimizi çerçeveler. Pozitif düşünceler geliştirdiğimizde daha olumlu bir insan oluruz.
  2. Meditasyon deneyin: Meditasyon her zaman yoga yapan biri gibi aktivitelerde bulunmayı gerektirmez. Zihinsel bir molaya ihtiyaç duyduğunuzda sakin bir okuma aktivitesi, bitki bakımı veya kısa bir doğa yürüyüşü de işe yarayacaktır. Böylece yıpratıcı düşüncelere yoğunlaşmak yerine zihninizi yenilemenin ve iç huzurunuzu bulmanın harika bir yolunu deneyimlemiş olursunuz. Sahi en son ne zaman yalnız başına doğada bir yürüyüşe çıktınız?
  3. Zamanınızı kontrol edebileceğiniz şeylere harcayarak geçirin: Stres aklımızı negatif enerjiyle doldurabilir. Kontrol edemediğimiz olayları düşünmekte ve konuşmakta çok fazla fayda yoktur. Örneğin İstanbul trafiğinin yoğunluğunu engelleyebilmeniz mümkün değildir. Bunu düşünmek veya konuşmak yerine trafikte nasıl daha eğlenceli vakit geçirebileceğinize kafa yormanız daha elverişlidir. Uzun süredir dinlemek istediğiniz bir grubun albümü vardı ya. Hangi çekmecedeydi o?
  4. İçsel duygularınızı ifade edin: Düşüncelerinizi sadece kendinize saklamayın. İçinizde şişen bir balon gibi gerginlik yaratabilirler. Bir şey sizi rahatsız ediyorsa onu biriyle konuşun. Stresin yarısı stres yaratan şeyi birine anlatınca geçer.
  5. Teknoloji kullanımını azaltın: İnternette ve sosyal medyada çok cazip şeyler var ve merak ediyoruz. Kokusu üzerinde bir gazete ya da dergi okumayalı ne kadar oldu?
  6. Çevrenizdeki negatif enerjiyi temizleyin: Zihinsel ve fiziksel temizlik birlikte olursa daha etkili olur. Evde sahip olduğunuz her şeye gerçekten ihtiyacınız var mı? Artık kullanmadığınız eşyaları toplayın ve ihtiyacı olan birine verin ya da bir hayır kurumuna bağışlayın. E-postalarınızı gözden geçirin ve tüm eski gereksiz mesajları silin. İş yerinizdeki dolaplarınızda yıllardır sakladığınız ve hiç işinize yaramayan belgeleri imha edin. Eşyaları azaltın. Günün sonunda çevreniz daha sade ve net olduğunda, zihniniz de daha net olur.

Zihinsel bir detoks ile daha iyi bir yaşam sürmeye başlayabilirsiniz. Hadi hemen başlayın kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz.

Doğru seçimler yapabilmenin yolu

Haziran ayının sonunda ülkemiz önemli bir seçime girecek. Önümüze koyulan sandıklara oylarımızı atarak tercihlerimizi ortaya koyacağız. Ben de bu seçim öncesinde insanların hayatlarında karar vermek zorunda oldukları konulara nasıl yaklaştığını değerlendirmeyi düşündüm.

Bazı insanlar yaradılış olarak iç görülerini hayata geçirdikleri kararlara dahil etmeyi çok sevebilirler. Bazılarıysa daha analitik ve teknik düşünebilir. Bir şeylere karar verirken doğru seçimler yapmak için kalplerimize nasıl güvenebiliriz? Asıl soru şu olabilir. Kararlarımızı kalbimizle mi yoksa beynimizle mi yönetilmeliyiz?

Karar verme sürecini etkileyen birkaç şey vardır ve bunlar bize yanlış seçimler yaptığımızı hissettirebilir.

Bunlardan biri başarısızlık korkusudur. Diğer yandan bazen verdiğimiz kararlar başlangıçta istediğimiz şeyi elde edemediğimiz bir sonuç yaratabilir. Buna rağmen elde ettiğimiz şey istediğimizden daha iyi de olabilir.

Bu durumda bir şeye karar verirken alternatif sonuçların da olabileceğini düşünmek faydalı olabilir.

Karar vermeyi kolaylaştırmanın bir yolu konu üzerinde aşırı düşünmekten kaçınmaktır. Bir problem hakkında çok fazla düşünürsek, onu aşırı karmaşık hale getirmiş ve başladığımız zamandan daha karmaşık bir durumla yüzleşmiş olabiliriz.

Diğer bir konu bizi bir eylem noktasına getirmeyen, tekrar eden düşünceleri sınırlamaktır.

Gelelim kalp mi beyin mi noktasına. Bunun cevabı basittir. “Denge” anahtar kelimedir.  Duygularınızın ve mantığınızın bir denge içinde olmasına özen gösterin.

Son olarak hayata doğru seçimleri yapmak için birkaç ipucu paylaşmak isterim.

  • Yanlış karar verme ile ilişkili herhangi bir korkuyu beslemeyin. Başarısızlığın başarı için bir ön koşul olduğunu unutmayın.
  • Kafanızdaki ses kendi-kendini tekrar etmeye başlıyorsa, sesi kısın. Bu, aşırı analiz eylemdir. Düşüncenizi yapılandırmak için düşüncelerinizi kafanızdan veya yazdığınız kağıttan silmeyi deneyin.
  • Vereceğiniz karar ile ilgili bir “içgüdü” hissi oluşturun. “İÇGÜDÜ” ile “ARZU”yu birbiriyle karıştırmamak için dikkatli olun.
  • Kararın ahlaki boyutunu kontrol edin. Kendinize şunu sorun: “Kendim ve bu durumla ilgili herkesin yararı için yapmak üzere olduğum şey nedir?” Bu soru kararın ahlaki açıdan doğru olduğunu kontrol etmenin güzel bir yoludur.
  • Birini ya da birilerini cezalandırmak için karar vermeyin
  • Kafanız ile kalbiniz arasındaki dengeyi koruyun.

Seçimlerinizin hayatınıza değer katması dileğimle

Neden bazıları hep geç kalır?

Bir yerlere geç kaldığınız oluyor mu? Veya siz zamanında gitseniz bile birilerinin hep geciktiği ve etkinliklerin zamanında başlamadığına şahit oluyor musunuz? Sinemadaki film, ofisteki toplantı, havalimanındaki uçak… Hep bana mı rastlıyor yoksa siz de bir pek çok şeyin genellikle zamanında gerçekleşmediğini görebiliyor musunuz?

İşim gereği sürekli olarak saatli etkinlikler ve toplantılar yaparım. Şimdiye kadar verdiğim eğitimlerde etkinliklerin %90’ının geç başladığını söylesem abartmış olmam sanırım.

Peki bazı insanlar neden geç kalır?

Bu insanların düşüncesiz ve saygısız olduğunu söyleyip işin içinden çıkabiliriz. Diğer taraftan bu söylem durumu tam olarak açıklamaz.  Amerikalı davranış bilimci ve yazar Alfie Kohn insanların kronik olarak geç geçmesine neden olabilecek faktörlerden birini “ilgi çekmek” olarak ifade ediyor.

Bazı insanlar ise zamanın akışını hesap etme konusunda yetenekli olmayabilir. Washington Üniversitesi’nden psikolog Emily Waldun ve Mark McDaniel tarafından 2016 yılında yapılan bir çalışmada bu durum incelenmiş. Yapılan deneylerde belirli görevler verilen kişilerin bir saati kontrol edebilmeleri istenmiş Ve bazılarının diğerlerinden daha iyi zaman tahmincileri olduğu ortaya çıkmış. Araştırmalara göre insanların sadece %40’ı bir görevi tamamlamanın ne kadar süreceğini doğru olarak tahmin edebiliyor. Bu durum sosyal medyada gezinmek veya haber okumak gibi bir etkinlikle uğraştığımızda harcadığımız zamanı fark etmemeye benziyor. Waldun ve McDaniel bunu Zaman Tabanlı Prospektif Bellek olarak nitelemişler.

Örneğin sabah uyandığınızda yataktan kalmadan önce beş dakika daha yatmayı düşünebilirsiniz. Bununla birlikte, yalnızca beş dakika geçtiğini düşünüyorsanız belki de 20 dakika geçmesine izin vermiş olabilirsiniz. Aynı durum bir şeye aşırı konsantre olduğunuzda da gerçekleşir.

San Diego Devlet Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Jeff Conte’nin ortaya koyduğu bulgulara göre, psikolojide başarı odaklı olarak tanımlanan ve A Tipi olan bireylerin bir yerlere zamanında yetişme ihtimalleri yüksektir. B Tipi bireyler ise daha fazla geç kalmaktadır. Conte yaptığı deneylerde A Tipi bireylerin  58 saniyeyi bir dakika geçmiş olarak algılandığını tespit ederken B tipi kişilerin 77 saniyede bir dakikalık geçiş hissettiğini bulmuştur.

Tüm bunlara ek olarak sorun sadece kişilik ve alışkanlıklar da olabilir. Öz disiplinden yoksun olmak bunun diğer bir uzantısıdır.

Psikolojik açıdan baktığımızda ise bazı insanların sadece bir yerde erken olmaktan hoşlanmadıklarını düşünebiliriz. Bir yere erken gidip yalnız kalmak onları rahatsız edebilir.

Görüldüğü gibi insanların neden geç kaldıklarını açıklayabilecek birçok sebep var. Diğer yandan kültürel farkları da es geçmemek gerekir. Almanya ya da Japonya’da bir tren hep zamanında kalkarken ülkemizde pek çok şeyin gecikmesini başka nasıl açıklayabiliriz?

Toplum olarak umarsızlığımız, plansızlığımız, adam sendeciliğimiz yanında hoşgörümüz de bir şeylerin gecikmesi ya da gecikme yaşandığında pek çok kişinin ses çıkarmaması için sağlam birer nedendir.

Nasıl olsa beklerler veya böyle gelmiş böyle gider zihniyeti nesilden nesile taşınır gider.

Gecikmeden bu ay da köşe yazımı yetiştirmiş olmanın gururu ve keyfiyle Mart ayının gönlünüzce geçmesini dilerim.

Hapı yuttuk

Alan Glynn’in çok satan ilk romanından uyarlanan Limitless (Limit yok) filmini izlediniz mi? Filmdeki baş kahraman Eddie (Bradley Cooper) New York’ta düzensiz bir hayat yaşayan ve pek de başarılı sayılmayacak bir yazardır. Sevgilisinden ayrıldığı bir gün yolda eski bir arkadaşıyla karşılaşır ve hayatı tamamen değişir. Eski arkadaşından aldığı bir hap, Eddie’nin beyninin tam kapasite çalışmasını sağlar. Bu ilaç sayesinde dünyası değişen, Eddie yüksek bir zekaya ve bununla bağlantılı olarak farklı maddi ve manevi kazanımlara sahip olur.

Sözü geçen filmde limitleri zorlanan insan beyninin kapasitesi yıllardır özenle araştırılan bir konu. Kimi bilim adamları beynimizin sadece çok küçük bir kısmını kullandığımızı iddia ederken bazıları da aslında tamamının faaliyette olduğunu ifade ediyor.

Bu tartışmalar bir yana dursun kesin olan bir şey var; her geçen gün duyularımızla daha fazla bilgiye erişim sağlıyoruz. Bundan 30-40 yıl önce hayatımızda olmayan pek çok uyarıcı milyarlarca bit veriyi her saniye bize ulaştırıyor. Algılamaya çalıştığımız veri miktarı artarken beynimizin anatomik yapısında aynı oranda iyileşme sağlandığını söyleyemeyiz. Başka bir deyişle uyarıcı miktarı arttı ama beyin aynı beyin. Her şeyi hızlı algıladığımızı düşünüyor çabuk öğrendiğimize inanıyoruz. Diğer yandan uluslararası testler yeni yetişen beyinlerin (öğrencilerin) kendi dilinde okuduğunu anlama konusunda sınıfta kaldığını işaret ediyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) üç yılda bir hazırladığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 2015 sonuçlarına göre Türkiye, PISA 2012’ye göre ortalama 7 sıra düşerken, en çok kayıp ise okuma ve fen bilimlerinde meydana gelmiş. Türkiye, 70 ülke arasında fen bilimlerinde 52, matematikte 49, okumada da 50’inci sırada yer almış.
Son altı yılı profesyonel olmak üzere yaklaşık yirmi yıldır yetişkinlere eğitim veririm. Bir eğitim ve gelişim uzmanı olarak profesyonel hayattaki eğitimlerin evrimini de yakından gözlemliyorum. İş hayatına başladığım 90’lı yıllarda eğitimler genellikle sabah 9 ile akşam 18 arasında gerçekleşirdi. Toplumumuza özgü küçük rötarlar olsa da programlar zamanında başlar ve belirlenen sürede biterdi. Ancak son yıllarda iş hayatından eğitimlere katılan kişileri saat sabah 10’dan önce sınıfta toparlayabilmek mümkün olmuyor. Eğitim ne kadar aksiyon dolu ve eğlenceli olsa da katılımcılar eğitim sonuna kadar sabredemiyor. Tüm bilgi ve beceriyi hap şeklinde almak ve kısa yoldan sonuca ulaşmak gibi bir beklenti yaygın olarak göze çarpıyor.

Bu yazdıklarımı mesleki bir serzeniş olarak algılamanızı istemem. Zira sizler de bu yazıyı öncelikle bilgi edinmek için okuyorsunuz. İşaret etmek istediğim ve tehlikeli bulduğum ana konu kısa yoldan bilgiye ulaşma isteğimizin yarattığı durumdur. Toplum 140 karakterlik twitter mesajlarından her şeyi hızla ve kolayca öğrenmek isteyen bireylerle doldu. Bu nedenle uzmanlık seviyeleri çok gelişemediği gibi ve kitap ve gazete okumayan, araştırma yapmayan, sadece görsel medyadan beslenen bir nesil gelip geçiyor.

Peki filmin sonunda ne mi oluyor? Seyretmeyenler için spoiler vermeyeceğim. Film insanın sınırlarının, yapabildiklerinin nereye kadar uzanabildiği hakkında fikirler yürütebileceğiniz güzel bir örnek. Bu tip bir hap üretilir mi bilemiyorum, fakat bilgiyi derinlemesine ulaşmayı öğrenemediğimiz ve uzmanlık seviyesinde beceriye dönüştüremediğimiz sürece ülkede hapı yuttuk demektir