Beklentilerin gücü

Efsaneye göre eski Yunan mitolojisinde heykeltraş Pygmalion, bir kadın heykeli yapmış ve adını Galatea koymuştur. Bu heykel, onun kafasındaki ideal kadını temsil etmektedir. Pygmalion yaptığı bu heykele aşık olur.  Onun gerçek bir kadın olması için tanrılara hep dua eder. Bunu o kadar çok ister ki, en sonunda Afrodit onu duyar ve Galatae’ye hayat verir.  Bu efsaneye göre, bir şeyi gerçekten isterseniz gerçekleşme ihtimali çok yüksektir.

1965 yılında Harward Üniversitesi Psikologlarından Robert Rosenthal Kaliforniya’daki bir ilkokulda tüm öğrencilere bir IQ testi yaptı. Bu teste “Sınıftaki Pygmalion” ismi verilmişti.

Sınıftaki Pygmalion testi sonucunda öğrenciler birbirlerine yakın puanlar aldılar. Ancak gruptan rasgele birkaç çocuk için öğretmenlere bu çocukların çok yüksek puanlar aldıkları ve ileride çok başarılı olacakları anlatıldı. Bir yılın ardından testler tekrarlandı. Sonuçta ise öğretmenlere övülen çocukların sınıfın ortalamasına göre çok daha fazla ilerleme kaydettikleri gözlemlendi.

Bu çalışma ve söylemler öğretmenlerin öğrencilerin potansiyelleri üzerine olan düşüncelerini etkilemişti. Ve öğrencilere karşı yaklaşımlarını yönlendirerek, çocukların daha başarılı olmasını sağladığı ortaya çıkmış oldu.

Sosyolog Robert Merton da 1948 yılında yaptığı çalışmalarda bu duruma “kendini gerçekleştiren kehanet” adını uygun bulmuştur.

Robert Rosenthal’ın deneyine dönecek olursak, çocukların bu gelişimi, öğretmenlerin davranışlarındaki bilinçli ve bilinçsiz dört faktöre bağlı olmuştur.

Birincisi öğrenme ortamıdır. Öğretmenler gelişme potansiyeli olan öğrencilere hem sözel hem de davranış olarak daha sıcak bir öğrenme ortamı sunarlar.

İkincisi öğretme miktarıdır. Öğrenme potansiyeli olduğuna inanılan öğrencilere daha fazla bilgi ve malzeme sağlamaktadırlar.

Bir diğeri girişimcilik ve cevaplama fırsatıdır. Bu öğrencilere daha çok parmak kaldırma, cevap verme ve daha uzun konuşma fırsatı sunulduğu için, diğer öğrencilere göre çok daha fazla gelişme fırsatı doğmuştur.

Son olarak geri bildirimden söz edebiliriz. Seçilmiş öğrenciler eylemleri sonucunda öğretmenlerden daha pozitif yorumlar ve dönüşler alırlar.

Bu kurallar iş hayatında da geçerlidir. Yöneticiler bir çalışanda yüksek bir potansiyel fark ettiğinde, o çalışana karşı yaklaşım daha farklı olur. Ve kariyer fırsatları diğer çalışanlara göre daha kolay gelişir.

Pygmalion Etkisi‘nın tam tersine ise Golem etkisi denir. Araştırmalarıma göre Golem ismi de bir Musevi efsanesinden geliyor. Bu etkiye göre de negatif bir geri bildirim döngüsü olumsuz sonuçlar doğurur. Örneğin, potansiyeline ve yeteneğine inanılmayan kişilere gelişim konusunda daha az fırsat sunulur. Ve bu durum gelişim sonuçlarına yansır.

Biz kendimize ne kadar inansak da başkalarının görüş ve fikirlerinden etkilendiğimiz açıktır.

Yapılan araştırmalara göre Golem etkisi Pygmalion etkisinden daha güçlüdür. Yani olumsuz geribildirim ve yönlendirmelerden daha çabuk etkileniriz.

Örneğin siz çok çalışkan olduğunuza inanıyorsanız, çok çalışırsınız. İnsanlar da çok çalışkan olduğunuzu düşünerek bunu kabulleneceklerdir. Tam tersine siz ya da başkaları size ait olumsuz özellikleri dillendiriyorsa vay halinize.

Başarı dileklerimle

Okuyan herkese saygılarımla

Zorbalığın egemen olduğu bir dünyadayız. Bu dünyada yönetenler tek egemen güç durumunda. Sistemi, merkezi tek bir parti yönlendiriyor. İnsanlar yöneticilerin korkusuyla sinmiş. Özgürlükler kaldırılmış. İnsani duygular yok edilmiş. Düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış durumda. İnsanlar sürekli olarak denetleniyor ve zihinleri bile kontrol edilmeye çalışılıyor. Hiç kimse tam anlamıyla birbirine güvenmiyor…

Sakin olun bu sadece meşhur bir romanın betimlediği bir dünyadan alıntı. Bizimle ilgisi yok.

Kitabın adı “1984”. Ölmeden önce okunması gereken kitaplar arasında ilk sıralarda gelen bir kitap 1984. George Orwell’in meşhur bir eseri. İşte bunlar da kitapta tasvir edilen dünyada görülen, duyulan sloganlar.

“Savaş barıştır, Özgürlük köleliktir, Bilgisizlik güçtür, Cehalet güçtür.”

Kitaptaki en önemli noktalardan biri egemen partinin insanların düşüncelerini engellemek için yeni bir yol bulmuş olmasıdır. Bu yol yeni bir dil oluşturmaktır. Bu yeni dilde, sözcüklerin azaltılarak insanların kendilerini ifade etmelerini engellemek amaçlanır.  Dil zenginleştikçe düşünce de zenginleşir. Aynı zamanda bunun tersi de doğrudur. Dil zayıflarsa düşünce de zayıflar. Bu nedenle pek çok kavram ve kelime kısaltılır. Orwell’in yarattığı dünyada, sözde Mutluluk Bakanlığı bile yeni kısa bir isim alır: MUTBAK.

Hadi ortaya bir komplo teorisi atalım. Acaba kitapta yazılanlar gerçek mi oluyor? Güzel Türkçemiz birileri tarafından bilerek mi kısaltılıyor? Tamam yerine “ok”, saygılarımla yerine “syg”, iyi çalışmalar yerine “iç”, ya da çoğu zaman “iç” bile yazılmadan gönderilen e-postalar ve mesajları sadece ben mi alıyorum yoksa size de geliyor mu?

Bir milletin kültürü başka nasıl değişir. Dil kültürü nesilden nesile taşıyan en önemli unsur değil midir? Peki dili olumlu ya da olumsuz olarak ne geliştirir? Yazılanlar, anlatılanlar, söylenen şarkılar, türküler öyle değil mi? Peki şu şarkı sözünde nasıl bir anlam buluyorsunuz?

“Önüne gelene eğilip reverans, bende karşılığı ağır feveran, üzerim seni çocuk, bakmam göz yaşına, döner bumerang, al sana referans”

Buna karşı bir de özenilmiş, oya gibi bezenmiş dizeler var:

”Beni hoyrat bir makasla, ah eski bir fotoğraftan oydular. Orada kaldı yanağımın yarısı, kendini boşlukla tamamlar.”

Günümüzde neredeyse sınırsız sayılabilecek bir bilgi kaynağına ulaşabilecek durumda ve imkanındayız. Öyle ki bir kült haline gelmiş 1984 romanına internetten ücretsiz ulaşabilir, hatta bedavadan sesli kitap olarak bile dinleyebilirsiniz. Ama hayat o kadar hızlı geçiyor ki buna zaman bulamıyoruz öğle değil mi?

Özetle çok bilgi içinde az okuyup kıt bilgilerle, biliyormuş gibi yapmakla yetindikçe, dilimizin de kültürümüzün de güzellikleri yitip gidecek.

Son olarak küçük bir istatistik paylaşayım. TÜİK verilerine göre kitap okumak Türk insanının ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor. Günde 6 saat televizyon izleyip, 3 saat internete giren Türk insanı, kitap okumaya sadece 1 dakika ayırıyor.

Düşünen, üreten, paylaşan ve okuyan herkese saygılarımla

4 MAT metodu ile ikna

Satrançta rakibi hamle yapamayacak şekilde sıkıştırıp yenmeye “mat” denir. İletişim ve satışta da karşımızdaki kişiyi yenmek “mat etmek” isteriz. (1)
4MAT metodu özellikle eğitimde kullanılan bir yöntemdir. (2)
4MAT metodunu kullanabilmek için iletişim kurduğunuz kişinin kafasında
oluşabilecek dört soruya net olarak cevap vermeniz gerekir. Bu sorular
“Neden, ne, nasıl ve ne faydası var?” sorularıdır. (3)
Sıralı olarak bu sorulara yanıt verdiğinizde karşınızdaki kişinin zihninde açıkladığınız konuya ilişkin bulanık bir nokta kalmaz ve anlamaya,
ikna olmaya daha fazla yaklaşır. Bu da size avantaj sağlar. (4)
Şimdi 4MAT metodunu anladık mı?
Aslında 4MAT metodunu açıklamak için yukarıda cümleleri yazarken de 4MAT metodunu kullandım. Bunu takip edebilmeniz için cümlelerin sonuna parantez içinde rakamlar koydum. NEDEN sorusunun cevabı (1) numaralı cümledir. NE sorusunu (2), NASIL sorusunu (3), NE FAYDASI VAR sorusunu ise (4) numaralı cümle ile açıkladım.
Şimdi bunu sigorta sektörüne özel bir örnekle daha da netleştirelim.
Tamamlayıcı sağlık sigortası (TSS) son yıllarda revaçta olan ürünlerden. Pek çok sigorta şirketi bu ürünün satılması için büyük çaba gösteriyor. Diğer yandan satış kanalları ve acenteler uzman olmadıkları sağlık sigortası alanında ürün sunmayı riskli ve zor olarak görebiliyor. Aslında TSS ürününü müşterilere doğru bir şekilde anlatabilirsek satış başarımızı
arttırabiliriz.
4MAT metodunu TSS ürünü açıklamalarına uygulayalım. Unutmayın önce NEDEN sorusuyla başlayıp, NE, NASIL ve NE FAYDA sunar sorularına vereceğimiz yanıtlarla devam edeceğiz.
Her ürün ve hizmet bir sıkıntıyı gidermek ya da kullanıcısına bir fırsat
yaratmak için üretilir. TSS de bir sıkıntıyı gidermek için oluşturulan bir
ürün. NEDEN sorusunun cevabı çözüm bulunan sıkıntıyı ya da durumu dile getirmelidir. Şimdi 4MAT mesajımıza başlayalım.
Ülkemizde yıllardır sunulan özel sağlık sigortaları (ÖSS) pek çok kişi
tarafından pahalı, içerdiği teknik bilgiler ve operasyonel süreçler gereği
karmaşık olarak algılanıyor. (NEDEN)
Tamamlayıcı Sağlık Sigortası,SGK’lılar için aynı kalitedeki sağlık
hizmetinden Özel Sağlık Sigortası primlerine göre çok daha düşük primlerle yararlanma fırsatı sunar. SGK ile anlaşmalı özel hastanelerde ödenmesi gereken fark ücretini karşılayan bir sağlık poliçesidir. Aynı zamanda kapsamı kolay anlaşılır ve basittir. (NE)
Tamamlayıcı Sağlık Sigortası sigortalıların, sigorta başlangıç tarihinden sonra ortaya çıkan hastalıklarına ait muayene, tetkik ve tedavi giderlerini, poliçede belirtilen teminatların kapsamı ve limitleri,
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) geri ödeme kuralları ve Özel Şartlar dahilinde karşılar. Tamamlayıcı Sağlık Sigortası sahibi olmak için SGK’lı olmak bir ön koşuldur. SGK’lı olmayan kişiler Tamamlayıcı Sağlık Sigortası sahibi olamazlar. Ürünler yatarak ve ayakta tedavi teminatları sunabilmektedir. Genel Sağlık Sigortası hak sahibi olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve Genel Sağlık Sigortası hak sahibi olan yabancı uyruklu kişiler bu poliçe kapsamında sigortalanabilir. (NASIL)
Böylece sigortalılar uygun ekonomik koşularda sıra beklemeden ve doktor seçimi yapma imkânlarını kullanarak sağlık hizmetlerinden faydalanırlar. (NE FAYDA SUNAR)
4MAT metodunu sunduğunuz pek çok ürüne ve düşünceye uygulayabilirsiniz. Faydalı olması dileğimle…

Psikoloji satışları nasıl arttırabilir?


Üniversitede iktisat ve işletme okuyanlar bilirler. Ekonomi biliminde “Homo Economicus” terimi vardır. Bu terim “ekonomik insan” anlamına gelir. Bu yaklaşım insanların ekonomik konularda rasyonel davranışlar sergilediğini açıklar. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar insanların rasyonel kararlardan daha çok duygusal motivasyonlarla satına alma kararıverdiğini gösteriyor. Yani satın almanın dolayısıyla satışın psikolojik yönü rasyonel yönünün önüne geçiyor. Bu sayıda insan psikolojisini etkileyerek satışları arttırmanın yollarını paylaşmak istedim.

3F olarak tanımlanan tepki 

2019 kışında üç arkadaş, ofisimizin bulunduğu alışveriş merkezinin en üstünde bulunan restoran katına çıktık. Amacımız hızlı bir öğlen yemeği yemekti. Ünlü İskender kebapçılarından birine doğru yöneldik. Bu sırada restoranın kapısında bekleyen elli yaşlarındaki şef garsonla göz göze geldik. Abimiz iki elini kavuşturup ovalayarak çok gayrı samimi bir şekilde seslendi “Hoşşşgeldinizzz…”

Yazı diliyle okuyunca “iyi işte ne güzel karşılamış” diyebilirsiniz ancak orada olsaydınız ellerini ovuşturma şeklinden ve yüzündeki ifadeden; “Biraz sonra öyle bir hesap ödeyeceksiniz ki aklınız şaşacak” demek istediğini anlardınız. İnsan beyni bir tehlike algıladığında İngilizcede 3F olarak tanımlanan bir sıralı tepki verir. Freeze (don) Flight (kaç) Fight (savaş) .

Biz de bu ilk yaklaşımda “donma” aşamasına geçtik. Ama abimiz durmuyordu. Oturur oturmaz ikinci saldırıya geçti. “Birer buçuk İskender alır mıyız?” Hızla çok pahalı bir yemeği satma niyetini algılayan bizler “kaçma” aşamasına geçtik ve iskender dışındaki yemeklerden sipariş ettik. Daha sipariş biter bitmez “Künefeleri baştan attırayım mı?” sözü ise “savaşma” refleksinin ateşleyicisi oldu.

İnsanları satın alma psikolojisine yaklaştıracak en önemli şey satın alırken kendilerini rahat hissedebilme duygusudur. Sözel ve sözel olmayan ifadelerinizle hemen satış yapmak istiyormuş imajını yaratmamaya çalışın.

Sürü psikolojisi

Diğer bir psikolojik satın alma yaklaşımını “sürü psikolojisi” olarak biliyoruz. En çok ziyaret edilen mağazalardan, web sitelerinden, önünde en çok kuyruk olan yerlerden alışveriş yapmaya bayılıyoruz. Bu duruma ikna biliminde “toplumsal kanıt” deniyor. Bilinçaltımız risk almayı sevmiyor ve çoğunluğun tercih ettiğini seçmeyi güvenli kabul ediyoruz. Bu nedenle bir mal ya da hizmet satıyorsanız bir şeklide sizi tercih eden çok fazla kişi olduğunu göstermelisiniz.

Renklerin ve kokuların da satış psikolojisinde önemli bir yeri var. Örneğin mor, insanları satın alma havasına sokar ve bu nedenle mor bir mağaza veya saha sayfası daha fazla satış getirebilir. Yeşil, insanların kendilerini rahat hissetmelerini sağlar ve böylece ziyaret ettikleri yerde daha fazla zaman harcarlar ve tabii ki daha fazla zaman daha çok paraya eşittir.

Diğer yandan lavanta kokusunun insanların daha fazla satın almak etkili olduğu kanıtlanmıştır. Lavanta kokusunu kullanan restoranlarda satışların yüzde 20 civarında arttığı ölçülmüştür. Küçük bir araştırmayla kadın ve erkeklerde motivasyon yaratan kokulara ilişkin bilgilere ulaşabilirsiniz. Özetle psikoloji daha fazla müşteri edinmenize, satışlarınızı artırmanıza ve müşteri sadakatini geliştirmenize yardımcı olabilir.

Bol satışlar…

Bir işte başarısız olmanın sebepleri

Genel olarak başarılı bir hayat geçirmekle birlikte başarısız olduğum anların sayısı da az değil.

Başarı bilimi olarak da tanımlanan NLP (Neuro Linguistic Programming) ilkelerinden biri şudur: Başarısızlık yoktur sadece sonuçlar vardır.

Bir NLP uzmanı ve eğitmeni olarak bu ilkeden hareketle olumsuz sonuç aldığım pek çok durum oldu demek daha doğru olacaktır.

İş ya da sosyal girişimlerimizin her birinde neyin yanlış gittiğini düşünmek için zaman harcamadan, tüm bu başarısızlıkları olumlu sonuçlara çevirmek zordur. Bunun için hem kendimin hem de gözlemlediğim farklı kişi ve kurumların olumsuz sonuçlarından aldığım dersleri derlemek istedim.

  1. Başarma fikrine olan zayıf inanç: Biraz klişe olacak ama eğer çok fazla inanç duymadan bir işe başlarsanız, er ya da geç sizi bırakmayı isterseniz. Bir fikre gerçekten gönülden inanmadığınız sürece bir işe başlamayın
  2. Tutku eksiliği: Tutku inanç kadar önemli olan bir faktördür. Her şey ters gittiğinde devam gücü veren harika bir duygudur.
  3. İnsanların bizim gibi olduğunu varsaymak: Bir fikri kendi içinizde benimsemeniz herkesin onu kabulleneceği anlamına gelmez. Bazı düşünceler kendi sorunlarınız için mükemmel çözümler sunabilir.  Ancak bunu bir iş fikrine dönüştürdüğünüzde potansiyel müşteriler için geçerli olmayabilir.
  4. Uzman olmadığınız alanda iş yapmak: Harika bir fikriniz olsa bile, uzman olmadığınız bir alanda ilerliyorsanız durum tamamen bir karmaşaya dönüşebilir. Başlangıçta basit gibi görünen işler içine girdikçe detaylanıp zorlaşabilir.
  5. Karşılanmayan bir ihtiyacı hedef almamak: Mevcut bir işi kopyalamayı düşünüyorsanız o işten daha iyi bir değer önerisi yaratmalısınız. Bir iş fikrinin çalışması için karşılanmayan bir ihtiyacı hedef alması gerekir.
  6. Hedef kitleyi anlamamak: Hedef müşterileri çok iyi tanımıyorsanız onlara istediklerini sunamazsınız. Pazar araştırması yapmadan girilen işle hüsranla sonuçlanabilir.
  7. Pazarlamayı bilmemek: Ürün ve hizmetler harika olsalar bile kendilerini pazarlayamazlar. Pazarlama sihirbazı olmanıza gerek yok ama en azından bir pazarlama planınız olması gerekir.
  8. Bir trendi geç fark etmek: Yükselen bir trendi zamanında yakalamak en önemli başarı faktörlerindendir. Bir iş kolunda rakipleriniz çok ilerlemişse onları yakalamak oldukça zor olacaktır.
  9. Dayanma gücüne sahip olmamak: Yeni bir işe başlamak finansal olarak risklidir. Finansal kayıplara veya sabit faturalara dayanabilecek bir finansal güce sahip olmanız gerekir.

İş dünyası zordur ve psikolojik olarak hazırlıklı değilseniz her başarısızlık umudunuzu kırabilir.

En önemlisi düşünsel boyuttur. Birinci maddede yazdığım bu hususu olup yazımın sonunda da tekrar etmek isterim. İnsanların başarısız olmalarının en önemli nedeni başarılı olmak için yeterli potansiyele sahip olmadıkları düşünmeleridir. Oysa herkeste fazlası vardır.

Sosyal medyada nasıl dikkat çekilir

Zamanımızın önemli bir kısmı sosyal medyada geçiyor. Paylaşımlarımıza gelen beğeni ile mutlu oluyor iş amaçlı içeriklerimizin başarısını etkileşimlerin sayısıyla ölçüyoruz. Bu yazıda sosyal medyada daha çok etkileşim yaratabilmek ve dikkat çekebilmek için dikkat edilmesi gerekenleri özetlemeye çalıştım.

  1. Etkileyici bir başlık kullanın: Bu yazının başlığı sizi okumak için yönlendirdi mi? İlginç başlıklar içeriğinizin okunma oranını direkt olarak etkiler. Benim bu yazının başlığında kullandığım gibi başlıklarda soru kelimelerine ve maddelere yer vermeniz faydalı olacaktır. Bunun yanında bazı “sihirli” kelimeler de başlık için iyi bir seçim olacaktır. “Sır, ipucu, dikkat, çözüm, faydalı, öneri” gibi kelimeler insanların ilgisini çekecektir.
  2. İçeriği resim ya da fotoğrafla destekleyin: Bir resim sayfalarca yazıdan daha çok şey anlatabilir. Değindiğiniz konuyla ilişkili bir imaj kullanmaya dikkat edin.
  3. Paylaşım frekansını belirleyin: Makul dönemlerde ve sayıda içerik paylaşmak çok önemlidir. Çok sayıda yapılan paylaşımlar takipçileri sıkacağı gibi araya uzun sürelerin girmesi de unutulmanıza neden olur. Bunun yanında zamanlamaya da dikkat edin. Örneğin bir pazar günü milli maç oynanırken paylaşacağınız bir içerik gündemdeki maçla ilgili paylaşımlardan dolayı ilgi görmeyecektir.
  4. Paylaşımlarda dürüst olun: Yalan, yanlış ya da doğruluğundan emin olmadığınız içerikleri araştırmadan paylaşmayın.
  5. Tartışma yaratın: Oraya bir soru atarak görüş istemek ve bir konuyu tartışmaya açmak etkileşim yaratmak için iyi bir yoldur.
  6. Duygularınızı katın: Sevinç, üzüntü, kızgınlık, hüsran… Hangi durumda nasıl hissettiğinizi anlatın.
  7. Tavsiye verin: İnsanların işine yarayabilecek önerilerde bulunun. Okuyup izlediklerinizi, bağlantılarınızı, yayınlarınızı veya web sitenizi kullanarak insanların günlerini aydınlatın.
  8. Profilinizi güçlendirin: Her sosyal medya uygulamasının kendine özel profil veya banner alanı büyüklüğü vardır. Profillerinizin daha profesyonel görünmesini sağlayacağından, düzgün boyutlu resimler kullanmak için zaman ayırın. İnternetten uygulamalara özel boyut bilgilerine ulaşabilirsiniz. Ek olarak her zaman profillerinizi yüzde 100 tamamlamaya çalışın. Eksik bilgi bırakmayın. “Hakkında” bölümleri takipçilerinize ne yaptığınızı söylemek için iyi bir fırsattır.
  9. İçeriğinizin paylaşılmasını isteyin: Paylaşımlar başkaları tarafından beğenilir ve tekrar paylaşılırsa daha büyük kitlelere ulaşırsınız. Takipçilerinizi içeriğinizi paylaşmaları için motive edin.
  10. Siz de beğenin: Sosyal medyada karşılık verme ilkesi her zaman iyi işler. Beğeni toplayabilmek için siz de beğenmelisiniz. Yorum almak istiyorsanız yorum yapmalısınız.
  11. Tüm sosyal medya profillerinizi birbirine bağlayın: Farklı sosyal medya profillerinizi tanıtmakla kalmayıp, takipçilerinizin her ağda bağlantı kurmasını teşvik edin. Profilinize tüm bağlantıları ekleyerek diğer profillerinizi keşfetmelerini kolaylaştırın.

Bu yazıyı paylaşarak daha çok kişinin faydalanmasını sağlayabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın.

Bir yalana inanmak mümkün mü?

Mart ayı sonunda ülkemiz heyecanlı geçen bir yerel seçim gündemiyle karşı karşıyaydı. İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararı toplumu ikiye böldü. Acaba oylar çalındı mı yoksa her şey hukuka uygun ve düzdün mü ilerledi?

Bu yazıda olayın politik ve hukuki boyutunu değerlendirmeyeceğim. Farkındalık yaratmak istediğim nokta inançlarımızın nasıl şekillendiği ve bir şeye inanmayı nasıl seçtiğimizle ilgili.

Bazen bir yalana inanmak çok kolay olabilir. Elbette bu durum herkes için geçerli değildir. Normalde her insanın gerçeği bilmek istediğini varsayabiliriz. Ancak pek çoğumuz kendimizi iyi hissetmek veya bize kötü hissettiren şeyleri unutmak için gerçeği bilmek ya da görmemek isteyebiliriz.

Bir şeye inanma zorunluluğu bizi bir yalana inanmaya iten ilk ve en önemli noktadır. Bazen gerçeklere inanmak zorunda olduğumuz için değil, onlara inanmamız gerektiği için inanırız. Böyle bir durumda, bu inanca yönelik herhangi bir tehdit, kişinin psikolojik kararlılığına yönelik bir tehdit izlenimi doğurur. Böylece kişi sadece bir yalana inanmaz, aynı zamanda güçlü bir şekilde savunur hale gelir. Çünkü yanlış olduğunu kabul ederse yaşayacağı psikolojik baskıyı kaldıramayacaktır. İnsan haklı ve tutarlı olmayı sever.

Bazen de gerçek acı olduğu için yalana inanmayı tercih ederiz. Çoğu insan, problemlerinden kaçmak ve hatta gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmak için sahte bir gerçeklik inşa etmeye yoğun bir istek duyar.

Tüm bunlara ek olarak, doğru olduğunu değerlendirmek istediğimiz konular için veri parçalarını seçer ve eleriz. Bariz verileri ise görmezden gelebiliriz. Beynimiz inanmak istediklerimizle eşleştiği için çok açık bir gerçeği gözden kaçırmamıza ve bir başka veriye odaklanmamıza kolayca izin verebilir.

Bir yalanı en rahat söyleyebileceğiniz kişi çok büyümemiş bir çocuktur. Çünkü küçük çocuklar dünya hakkında çok az şey bilirler. Bir insan bir konuda ne kadar az şey bilirse birinin onu kandırması o kadar kolay olur.

Toplum olarak araştırma ve okumaya olan ilgimiz ortadadır.

İnsanları bir bilgiye inandırmanın en etkili yollarından biri de telkin ve tekrardır. Farklı iletişim kanallarından sürekli aynı şeyi duyarsak gerçeklik algımız artmaya başlar.

Duygusal bir varlık olmamız da körü körüne yalanlara inanmamıza neden olabilir. En zeki insanlar bile işin içine duygular karışınca kandırılabilir ve kandırabilir.

Bir insan korku ya da endişe gibi duygular tarafından kontrol edildiğinde bir yalana inanması çok daha kolaydır. Toplumun güvenliğine ve tabulaşmış inançlara dair tehlikelerden söz etmek kitleleri ikna etmek için önemli bir yoldur.

İkna biliminin en önemli ilkelerinden biri “otorite söylüyorsa doğrudur” der. Bir şeye inanmak ya da birini inandırmak istiyorsanız sözü geçen bir kişiyi ya da kurumu kendi saflarınıza almanız yararlı olacaktır.

Son olarak İfade etmesi acı ama kişisel ya da bir kitleye ait çıkarlar da bir yalanı savunma veya körü körüne olumsuz bir durumu kabullenme isteği yaratabilir. İnsan vicdan sahibi bir varlık olmakla birlikte alçalabilme potansiyeli için bir alt sınır henüz keşfedilmemiştir.

Doğruluk ve sevgiyle kalın

Renklerin psikolojimize etkisi

Kıyafetlerinizde hep aynı renk tonlarını tercih edenlerden misiniz? Farklı renklerde giyinmenin insanlar üzerinde farklı izlenimler bırakmanıza yardımcı olabileceğini hiç düşündünüz mü?

Renklerin insanların ruh hallerini etkileyebileceğini duyduysanız, giydiğiniz renk seçiminin kişiliğiniz hakkında farklı şeyler gösterebileceğini de hesaba katmalısınız.

Renkler insanların kişilik özelliklerini belirlemek, ruh hallerini etkilemek ve davranışlarını kontrol etmek için de kullanılabilir. Şimdi en çok kullanılan renklerin özelliklerine bakalım.

Siyah: Renk psikolojisine göre otoriteyi ve gücü yansıtır. Bununla birlikte karamsarlık ve üzüntü rengi olarak da kullanılır.  Siyah kıyafetler kiloları gizler ve giyen kişiyi daha ince gösterebilir.  Siyah ayrıca bağımsız olduğunuzu da gösterebilir. Bazı insanlar diğerlerine güçlü ve yetenekli oldukları izlenimini vermek için siyah giyerler. Örneğin yeterince erkeksi olduklarını göstermek isteyen erkekler parlak renklerden kaçınmaya ve siyah gibi koyu renklere gitmeye çalışabilirler. Siyah kıyafet kapüşonlu ise kişinin daha gizemli görünmesini sağlayabilir.

Beyaz: Masumiyet ve saflığı yansıtır. Gelinliklerde saflık izlenimi vermek için kullanılan renktir. Pek çok dolandırıcı ve siyasetçi güvenli ve temiz görünmek için beyaz kıyafetleri tercihe eder.

Kırmızı: Enerji ve gücü yansıtan bir renktir. Göz alıcı bir renk olması nedeniyle kendinize biraz dikkat çekmek istediğinizde kullanabilirsiniz. Kırmızı renk, sinir sistemini uyardığı için kalp atışını ve nefesi hızlandırır. Kırmızı aynı zamanda bilinçaltımızda tehlikeyle ilişkili olan bir renktir. Ve bir insanı hem çekici hem de tehlikeli gösterebilir.

Mavi: Mavi bir mekanda olmak daha sakin ve rahat hissetmenizi sağlar. Mavi giydiğiniz zaman güven yansıtırsınız. İş görüşmelerinde mavi giyilmesi önerilir. Çünkü mülakatı yapan kişi bilinçsizce diğer tüm faktörlerin sabit olması koşuluyla size daha fazla güvenecektir.

Yeşil: Rahatlatıcı bir renk olarak bilinir. Aynı zamanda görüşü daha net hale getirmeye yardımcı olabilir. Fabrika duvarlarının yeşil renkle boyanmasının sebeplerinden biri de budur. Yeşil bir odada kalmak ya da yeşil bir web sitesinde gezinmek insanlar için gevşeme ve rahatlık yaratabilir. Yeşil aynı zamanda doğayı hatırlatan bir renktir. Bu nedenle daha iyi hissetmemizi sağlar.

Mor: Kırmızı ve mavinin bir karışımı olan mor hem kırmızının çarpıcılığı ile mavinin sakinlik sakinliğini birleştirir. Mor giysiler zarafeti, serveti ve otoriteyi yansıtabilir.

Pembe: Masumiyeti ve nezaketi yansıtır. Yardıma ihtiyacınız olduğunda, pembe veya beyaz giyen birine gidin. Bazı erkekler pembe giysilerin onları daha az erkeksi göstereceğini düşünüyorlarsa pembe giymekten kaçınırlar. Bu yüzden pembe giyen erkeğin yüksek bir özgüvene sahip olduğu söylenir.

Sarı: Rahatsız edici bir renktir. Acı verici bir etki yaratması nedeniyle paket servis yapan restoranların bazıları müşterilerin kısa süre kalması için duvarlarını sarıya boyar. Tıpkı kırmızı gibi sarı da dikkat çekebilir.  Kalp atışı ve metabolizma hızını artırabilir.

Yaşamınız renk dolu olsun

Nasıl daha yaratıcı oluruz?

Türk insanı olarak diğer dünya vatandaşlarına göre daha pratik ve yaratıcı olmakla övünürüz. Ulusal patent verileri bunu pek doğrulamasa da fıkralara bile konu olan pratik zeka örneklerine çok rastlıyoruz.

Yaratıcı düşünme, karşılaştığımız problemlere  yeni çözüm yöntemleri bulma becerisi olarak tanımlanabilir. Yaratıcı düşünme becerisi kazandığımızda hedeflerimize ulaşmak için daha hızlı hareket edebiliriz.

Pek çok kişi yaratıcı olmadığını düşünür. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Her insanın içinde yaratıcı bir güç vardır. Çocukken farklı nesnelerden oyuncak üretebilme kabiliyetimizi nedense büyüdükçe kaybederiz.

Ek olarak her gün rutin görevleri yerine getirmemizi gerektiren sistematik işler de yaratıcılığımızı azaltır. Değişmeyen mekanlar, kapalı ve ruhsuz alanlar da  yaratıcılığı azaltabilir.

Bu becerileri kaybetmemizdeki en önemli faktör ailemiz ve çevremizdir. Büyüklerimizden sık duyduğumuz “İcat çıkarma” sözünün bir benzeri başka bir dilde var mı hep merak etmişimdir.

Yaratıcılığımızı negatif etkileyen kısıtlamalardan kaçınmanın imkansız olduğunu düşünebilirsiniz. Çocukluğunuzdaki  yaratıcılığınızı tekrar kazanabilmek için her zaman yaratıcı olabileceğiniz boş zamana sahip olmanız gerekir. Örneğin, haftada bir gün, herhangi bir kısıtlama içermeyen bir zaman dilimini kendinize ayırabilirsiniz. Bu zaman diliminde herhangi bir plan yapmayın ve zamanı akışına bırakın.

Doğada ve açık alanlarda zaman geçirmek daha yaratıcı olmanıza yardımcı olabilir.

Beynimiz sol ve sağ yarım küre olarak ikiye ayrılır. Sol yarım küre mantık ve muhakeme, sağ yarım küre ise sezgi ve yaratıcılıktan sorumludur. Yaratıcılığınızı geliştirmek için yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri, her iki yarım küreyi birlikte çalışmak için eğitmektir. Sadece sol beyninizi eğiten görevler yapmaya odaklanırsanız yaratıcılığını körelecektir.  

Beyninizin sağ yarım küresini daha çok çalıştırmak için

  • Görüntüleri ve görselleştirmeyi kullanın. Okurken zihninizde görüntüler çizmeye veya durumu görselleştirmeye çalışın.
  • Okurken müzik dinleyin.
  • Yaratıcılık gerektiren bir hobi bulmaya çalışın Resim çizmeye gayret edin.
  • İş arasında rastgele bir şey yaparak rutin hayatınızı renklendirmeye çalışın. Sahil kenarına inin. Orman yürüyüşüne çıkın.  Gözlerinizi kapatıp geleceğinizi hayal edin.
  • Bir problemin çözümü saçma ya da kabul edilemez gibi görünse bile asla düşüncelerinize kısıtlamalar getirmeyin. Sadece uyguladığınızı hayal edin.
  • Farklı insanlarla konuşun. Beyin fırtınası problemlerin çözümünde çok yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızdan gelecek kabul edilemez iki fikir sizi üçüncü kabul edilebilir bir fikre götürebilir.
  • Daha önce hiç yapmadığınız bir şey yapın. Yiyin, için, koklayın, dinleyin, seyredin.
  • Yaratıcı insanlarla vakit geçirin.

Yaratıcılıkla bezenmiş keyifli ve başarılı bir yaşam diliyorum.

Krizde işimizi nasıl yönetiriz?

Dünya ve dolayısıyla ülkemiz zaman zaman krizlerle karşı karşıya kalabiliyor.

Bu yazıda kriz dönemlerinde şirketinize ya da işletmenize yardımcı olabilecek önerileri paylaşmak istedim.

Çocukluğumda büyüklerim 1980 öncesi ekonomik krizleri anlatırdı. Üniversitede aldığım ekonomi eğitiminde ise konunun daha da gerilere gittiğini öğrenmiştim.

Dünyanın bildiği en büyük ekonomik krizlerden biri 1929’da yaşanan büyük buhran adıyla bilinen krizdir. Amerika Birleşik Devletleri ile başlayıp küresel bir krize dönüşmüştür. Borsanın dibe vurduğu, banka ve şirketlerin battığı, milyonlarca kişinin işsiz kaldığı bu dönemde o kadar büyük sıkıntılar yaşanmıştır ki, hayatını idame ettirebilmek için çocuğunu satışa çıkaranlar bile olmuştur.

1929 krizinin üzerinden on yıl geçmeden 2. Dünya savaşı çıkmış ve 1945’sonunda ülkemizi de saran yeni bir zor dönem başlamıştır. 1958 ve 1960 dönemi Türkiye’de ilk istikrar paketinin açıklandığı Liberalizasyon dönemidir. Yine üzerinden on beş yıl geçmesiyle bu kez dünya 1974 Opec Petrol krizini yaşamıştır. 1982 banker krizi, 1990 Körfez savaşı, 1994 5 Nisan kararları, 1999 depremi sonrası 2000’li yıllarda başlayan olumsuz durum ve 2001’de Anayasa krizi ve yakın zamanda 2009’daki mortgage krizi bunları izlemiştir.

Gördüğünüz gibi dünya ve ülkemiz krizlere bir hayli alışık. Neredeyse tüm jenerasyonlar sıcak ya da soğuk birkaç savaşı ve eş anlı gelişen krizleri yaşamış durumda.

Bugün, her şirketin ya krizin ortasında olduğu, krizden çıktığı ya da çıkmak üzere olduğu anlaşılıyor. Bu artık bildik bir durum olduğuna göre, sorun krizin olması değil krize ne zaman ve nasıl cevap vereceğinizdir.

Özellikle iş dünyası açısından bakarsak kriz, satış ve pazarlama organizasyonlarınızın kesin uyumunu teste sokabilir. Hiçbir şirket krize bağışıklık kazanmaz. Sadece hazır olanlar ve iyi yönetebilenler ayakta kalır. İşte size birkaç değerli öneri:

1. Hazır olun: Bir kuruluşun kriz yönetimine girmeden önce yapabileceği en değerli şeylerden biri, belirlenmiş bir kriz ekibine sahip olmaktır.  Ekip karar almayı zorlaştıracak kadar büyük olmamalı, hızlı ve sağduyulu hareket edebilmelidir.

2. Kriz olduğunda tanıyın: Krizler herhangi bir uyarı veya olay olmadan birçok biçimde olabilir. Eğer şirketiniz bir takım bürokratik düzenleyiciler tarafından kontrol edilen bir sektördeyse işler biraz daha zorlaşabilir. Piyasa sinyallerini takip edin ve kriz ortamının gelişini anlamaya çalışın. Global ekonomik ve siyasi olaylarla makro değişiklikler krize yol açabilir. Küresel siyasi bir açıklama duyduğunuzda veya askeri bir hareket hissettiğinizde bilin ki bir şeyler olacak.

3. Erken ve sıkça iletişim kurun: Hizmet verdiğiniz müşterilerle hizmet aldığınız tedarikçilerle sürekli iletişimde olun. Ortamı birlikte yorumlamaya ve onlara empati kurmaya çalışın. Görüş ve tavsiyeleri değerlendirin.

4. Sosyal medya paylaşımlarına dikkat edin: Organizasyonda hangi seviyede olursanız olun paylaşımlarda panik göstermeyin. Bu size zarar verecektir. Sakin olun. Olumlu, sağduyulu mesajlar paylaşın veya ne söyleyeceğinizi bilmiyorsanız hiç paylaşım yapmayın. Suskun kalın

5. Mesajları belirleyin çalışanları eğitin: Satış temsilcilerini müşterileriyle kriz hakkında olumlu ve mantıklı konuşmaları için eğitin. Satıcıların çok fazla veya eksik veya yanlış bilgiler paylaşmaları durumu daha da kötüleştir. Ayrıca, en önemli müşterileriniz için özel mesajlar oluşturun.

6. Müşteri portföyünüzü çeşitlendirin: Ekonomi med-cezir gibidir. Bazı sektörler çıkarken bazıları batar. Müşteri portföyünüz ne kadar geniş olursa her durumda besleneceğiniz kaynak da o derece fazla olacaktır.

7. profesyonel destek alın: Her konunun uzmanı farklıdır. Tüm işleri kendiniz halletmeye kalkmayın. Bilginiz ve beceriniz olmayan konularda danışmanlık hizmetlerinden yararlanın.

Başarı ve esenlik dileklerimle